Karacadağ; Derler ki Dağdır

Fotoğraf: Umut Kaçar

Kara bir sevdadır, iri kıyım, kocabaşlı, kara taşlarla yazılıdır kara yazı. Bir zamanlar kıl çadırların altında, sarı saçlı çocukların sevinçleri ve boz develerin çan sesleri yankılanırdı…

Yazı: Mehmet Sait Taşkıran / Fotoğraf: Umut Kaçar

Koçer göçmededir, umutlar heybelerde, tek sıra dizili sürüler izlerken şivanı, bilûr bir çağlayandır başlar ses vermeye;

“Qerejdağ çiyayê çiyayan e ?”

        “ Dibên ku Qerejdağ çiyaye

(Karacadağ; derler ki dağdır)

Bir ejderha ateş püskürmüş, sonra onu zincire vurup susturmuşlar. Ateş taş olmuş; kıvılcımlar safran, kenger, kandamlası ve papatya olup açmış…Usta eller ateşi işlemişler, kara taşlarla kurulmuş Toşhana, Huri-Hurik, Mahal-Mitanan, Zerzevan, Diyarbekir, Çınar, Siverek, Çelkani, Viranşehir, Derik…

Haziran sıcağına denk geliyor yolculuğumuz. Toprağın üstünde ejderhadan kalma ateşin izleri dalgalanıyor sanki. Çocukluğumda duyduğum Koçer hikâyeleri geliyor aklıma. Pek misafirperver olurlarmış üstelik yiğit, namuslu… Ahmet Arif düşüyor dilime. Hamravat Suyu’nu, kan kırmızı yediverenleri, zehirli kör yılanları ve sıtma yatağı çeltik tarlalarını; ayak bileğinde dizi dizi boncukları, sol omzunda nazarlığıyla dağ başında unutulmuş, üşümüş, minicik bir aşiret kızını düşünüyorum.

Viranşehir-Diyarbakır kara yolunda bir çerçinin peşine takılıp ağır ağır, dere tepe yol alıyoruz. Çerçinin girdiği köylerde bir hareketlilik başlıyor. Çocuklar ayaklarında lastik ayakkabılarıyla tozu dumana katıp ardımızdan koşuyorlar. Kadınlar omuzlarında taşıdıkları tenekelerle arabaya yaklaşıyor. Önce durup anlamaya çalışıyorum. Bir teneke buğdaya karşılık hesaplar yapılıyor. Köyde yetişmeyen türlü sebze ve çocukları sevindirmek için rengârenk boncuklarla, şekerlerle takas yapılıyor. Şaşkın bakışlarım köylülerin dikkatini çekiyor;

yoksulluktandır beyim yoksulluktan…” deyip, susuyorlar.

Eskidemirci’yi, Zeyrekli’yi geçiyoruz. Meğer Karacadağ’a gelmişiz de haberimiz yok. Çerçi, “bu dağ böyle bir dağdır beyim, anlayamazsın geldiğini, hem yakın hem uzak hem dağ hem değil, derin vadileri, sarp kayalıkları, uçurumları yoktur” diyor.

Hacik Yaylası’nda Şeyhmus Ağa karşılıyor bizi. Etrafı çitlerle çevrili, 12 direkli çadırın misafirler için ayrılmış kısmına el yapımı keçeler seriliyor ve kenarları işlenmiş sert yastıklar döşeniyor. Zaman ilerledikçe sohbetimiz de derinlere, eskilere gidiyor. Özlemle anlatıyor o günleri;

“ Hele bir bahar gelmeye görsün binlerce sürüyü önümüze takıp, heybelerimizi atıp develere düşerdik yola. Şenlik o zaman başlardı. Bizim sözümüz değil develerin sözü geçerdi. Yoruldukları yerde sabahı ederdik. Güneş çıkınca bir telaş başlardı tekrar. Bu dağın sahibi yoktu, kim gelse buyur eder, bahar çiçekleriyle karşılardı bizi.”

Gün batıyor yavaş yavaş Karacadağ’da. Ben gökyüzünü izliyorum. Şehir ışıklarından arınmış, temiz, berrak yıldızlarla dolu gökyüzünden alamıyorum gözlerimi. Dolunay, evrenin ortasında yüzünü dünyaya dönmüş bir fener gibi saçıyor aydınlığını. Sabahları saat kaçta uyanır Koçerler diye soruyorum. Sessizlik oluyor bir süre. Yanlış bir şey mi sordum? diye kaygılanıyorum. Apê Şêxmus yaylayı izliyor, gökyüzünü, yıldızları, dolunayı. “ hani güneş doğmaya başlıyor ya çoban sürüleri toparlıyor yollara düşmek için; kadınlar tandırı ateşe veriyor ya ekmek yapmak için, işte o zaman uyanıyoruz” diyor, gülüyoruz.

Ben bu cevabın peşinden gidiyorum. Zihnimde zamana dair düşünceler birer birer değişmeye başlıyor. Saatin kaç olduğunun ne önemi var ki. Akreple yelkovanın gösterdiğine mi doğanın kendi işaretlerine mi inanacağız. Cam kapakların içine kıstırılmış zaman doğanın parçası olan insana mı hükmedecek…

Kışa doğru, sınırların olmadığı zamanlarda Suriye meralarına, Ceylanpınar ovalarına başlardı yolculuk. Zemheri başladı mı Karacadağ’da durulmaz. Eski bir volkanik dağ olan ve şimdi bazalt taşlarından geçilmeyen Karacadağ’da bir zamanlar türlü ağaçlar ve ormanlar varmış. Develerle odunlar taşınır, kışa hazırlık yapılırmış. Gittikçe ormanlar kurumuş, pınarlar azalmış. Nice saraylarda, kiliselerde, camilerde, Diyarbekir Surları’nda kullanılan kara taşlarıyla bir başına kalmış Karacadağ.

Konar-göçer diye bilinen Koçerler, meraların azalması, temel geçim kaynakları olan hayvancılığın değerini kaybetmesi ve daha birçok nedenden ötürü yerleşik hayata geçmekteler. Bahar geldiğinde Karacadağ’ın yaylalarını dolduran Koçer aşiretlerinin ve obaların gittikçe sayısı da azalıyor.

Yolculuk bazen yön değiştiriyor. Kimi aileler, çoluk çocuk, genç-yaşlı kamyonlarla uzak diyarlara mevsimlik işçi olarak gidiyorlar. Diyarbakır-Çınar, Mardin-Derik, Ş.Urfa-Siverek-Viranşehir bölgesinde kalan birkaç aşiretten başka Koçerlere rastlanmıyor artık. Kürt aşiretlerin göç otağı olan Karacadağ’da, Koçerlikle birlikte binlerce yıllık gelenekler de yok oluyor.

Sürülere söz geçiren kavalla şenlenirdi düğünler. Deve sırtında, toda içinde getirilen geline bereket için bulgur, nazar için tuz, mutluluk ve çocuk için şeker serpilir; dengbêjler destan söylerdi meclislerde. Kenger üç ay aş, beş ay yakacak olurdu. Eşir eşir yayılırdı Koçerler Karacadağ’a. Kon reşlerin altında revagların içinde birbirine karışırdı ailelerin sevinçleri.

 Bu dağ kadrini bilecektir yine de. Kara taşlarla yazılmış olsa da kara yazı, işlenecek, söz olacak dillerde…