Enez; Sınırdaki Yalnızlık

Fotoğraflar: İlker Turan

Yol toprağın bereketiyle şenlenmiş köylerin ve yeşil tepelerin arasından ilerler, Türkiye’nin en batısı, Ege Denizi’nin en kuzey ucuna ulaşır. Burası Avrupa’nın sınırıdır. Sınır çizgisi de Ainos’un bin yıllardır sırtını yasladığı sevgili Maritsa’sı. Maritsa sonradan bu aşka karşılık alüvyonları ile Ainos’u sarmış, limanlarını doldurup kullanılmaz hale getirmiş. Bir nehri sevmenin, hemen dibine kurulmanın bedelidir bu çünkü nehir kendisi gibi sudan sebeplerle denizi kıskanır ve şehirle arasını bozmak için elinden geleni yapar. Ephesus, Priene, Miletos ve adı unutulmuş pek çok pırıltılı şehrin dünyadan kopuşu böyle başlamıştır. Limanları balçık dolan Ainos, Trakya’nın ekmek kapısı olmaktan uzaklaşır ve tüm incelikler uçup gider; Ainos, elden ele geçtikçe de sessizleşir adı Enez’e dönüşür. Göl, bataklık, kanal, sazlık, nehir ve denizin, suyun her türlüsünün kucağında yapayalnız kalır şehir. 20. yüzyıla gelinir. Hangi öngörüyle yapıldığı bilinmeyen atıl durumdaki devasa limanı ya da kumsallarını parselleyen yığın yığın yazlık bloklar yalnızlığını kımıldatmaya yetecek gibi değildir. Ama sanmayın ki Enez’i tümüyle hüzün sarmıştır. Tam aksine gümüşten bulutlar iki mavisi arasında süzülüp durur, gölgeleriyle buğday ve ayçiçeği tarlalarını serinletir. Bozkırındaki ağaçlar birer heykel gibi gururludur. Göçmen kuşlar vicdansız avcılara kurban vermek pahasına sazlıklarına inip nefeslenir ve hatta yuva kurar. Enez’in yepyeni ve bomboş limanına savrulmuş insanlar üç adıma üç adım kulübeleri ve döküntü karavanlarında yaşama tutunur, burada dostluklar yeşerir, bir yol bulunur ekmek de çıkar. Kum tepeleri ve dalyanlarda, kral kızının mezarında, kiliseler ve hanların duvarlarında fısıltılar dolaşır. Bu sesleri duymak hiç de zor değildir. Tek yapılması gereken Enez’in yalnızlığına bir adım atmaktır.