Rota Kars

Kar beyaz bir yeryüzü ile deli dolu bir gökyüzü arasında yol alır Doğu Ekspresi. Dağların kucağından, derin vadilerin kıyısından geçer ve yolun sonunda Kars’la buluşur…

Yazı: Mehmet Sait Taşkıran / Fotoğraf: Mehmet Kaçmaz

Vagonun iki kapısından süzülen soğuk havanın etkisinden olacak ürpererek uyandım. Uyandıktan sonra, çoğu zaman olduğu gibi, başka bir yerde, kendi yatağından uzakta olmanın insanda bıraktığı sersemliğin içine düştüm. Nerdeyim? Bu insanlar kim? Sersemliğim, lacivert ceketli, kısa boylu ve şişman tren görevlisinin arka koltuktaki yolcuyu örseleyerek uyandırmaya çalışmasıyla dağıldı.

“Kalk hemşerim! Sivas’a geldik. Kalksana hemşerim!”

Yarı açık gözlerimle tren kondüktörünü ve örselenip duran yolcuyu seçmeye çalışıyordum. Sanırım yolcunun içinde bulunduğu ruh hali benim az önce içine düştüğüm sersemliğimle aynıydı. Kendisini uyaran görevliye boş gözlerle bakıyor, nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu. Birkaç saniye sonra sersemliğinden kurtularak yerinden fırlamıştı.

Solumda  duran, buğusu artık dağılmaya başlamış camdan dışarıyı izliyordum. Ellerinde işaret çubuklarıyla başka lacivert ceketli görevlilerin, birbirine sarılan insanların, bekleme salonuna doğru yük taşıyan yolcuların aceleci tavırları gecenin karanlığında gölge olup kayboluyordu. İçimdeki boşluğu temiz havayla doldurmak, içerideki yorgun havadan kurtulmak için vagondan dışarıya atmıştım kendimi. Hava keskin, gri ve isli idi. Ciğerlerim katranla dolmuştu. Tren garının üstü kapalı bölümünden kurtulup açık alana vardığımda içimde tuhaf bir sevinç belirmeye başlamıştı. Köşelere kümelenmiş kar yığınları karanlığın içinden seçilebiliyordu. Uzayıp giden çelik raylar ilerde bir yerde, algının derinliği ilkesine ters düşüp birleşmek bir yana kayboluyordu. Başka bir yerdeydim artık. Başka bir coğrafyada, derinliği ilkelerle değil döngülerle süregelen bir yerde. Haydarpaşa’dan bindiğim bu tren, işte şimdi Doğu Ekspresi ismini hak etmişti. Saatin kaç olduğu bir yana hangi günde olduğumu bile karıştırmıştım. İçinde bulunduğum süre yolculuğum gibi, çubukların yokluğunda, işaretlerin dışında, dönencelerden bağımsız olduğunda akıp gidecekti…

İki uzun bir kısa düdük sesiyle irkilmişti tren garı. Ardından, bozuk bir plaktan gelen cızırtılı sesleri andıran uğultu sardı her yeri. Fonda Kara Tren türküsü ve bir kadın sesi, yorgun, bezgin, isteksiz…

“İstanbul Haydarpaşa ve Ankara istikametinden Sivas’a gelen, Erzincan, Erzurum istikametinden Kars’a gidecek olan Doğu Ekspresi’nin sayın yolcuları! Trenimizin hareket saati gelmiştir. İyi yolculuklar!”

Sivas İstasyonu kısa süre sonra gecenin karanlığında yitmişti. Vagonuma geçtiğimde cebimden biletimi çıkarıp koltuğumun numarasını hatırlamaya çalışıyordum. Bana ait olan koltukta bir başkasının oturduğunu görüyordum. Yerimde oturan ve pos bıyıklarıyla oynarken dışarıyı izleyen dalgın adamın dikkatini çekmek için ağır hareketlerde bulunuyor, adamın dalgınlığının son bulmasını bekliyordum. Neden sonra bu durağan sahne sona ermiş dikkati dağılan yolcu konuşmaya başlamıştı.

“Senin mi koltuğun hemşerim bu koltuk? Yahu, kusura kalma boş olunca oturdum işte. Gel geç yerine, ben bir yer bulurum. Nasıl olsa buradan sonra trene pek binen olmaz. Hem bu karda kışta kim çeker trenin derdini bizden başka?” diyerek yerimden kalktı.

Lafların ardı arkası kesilmiyor, kalkarken bile konuşmasını sürdürüyordu. Başka sıradaki koltuğa yerleşeceğini düşünürken yanımdaki koltuğa oturup rahatsız olup olmadığımı düşünmek şöyle dursun bir şey olmamış gibi sözlerine devam ediyordu.

“Bu saatten sonra biletini soran da olmaz beyim. Nereye istersen otur. Bak sen de sıkılırsan yerinden, istediğin yere oturabilirsin. Bişeycik olmaz. Trenin yolcu yükü bu kadardır buradan sonra. Binen olmaz amma inenler çok olur. Birer birer azalır yolcular.”

Yolculuğum daha on sekiz yirmi saat sürecekken, nasıl çekerim bu adamın dilini, diye hayıflanıyor ve çevreme bakınıyordum. Adam durmadan konuşuyor anlatıp duruyordu. Anlattıklarına “değil mi hemşerim?” diye beni dürterek ara veriyor, onayımı almadan anlatmaya devam ediyordu. O sırada onu dinlemiyor, ondan kurtulmanın yolunu arıyordum. Doğrulup duruyor, diğer koltukları seçmeye çalışıyordum. Üçte ikisi boşalan vagondaki yolcular diğer koltuklara yayılmışlardı. Bu vagondan kurtulup başka bir vagona geçmekten başka çarem olmadığını düşünmeye başlamıştım. Peki yanımda oturan, tek bir kelime söylememe bile fırsat vermeden sürekli konuşan adamı nasıl aşacaktım? Koca trende köşeye sıkışmış olmanın yarattığı rahatsızlık aklımı karıştırıp duruyordu. Tek laf edemiyordum. Ondan kaçmanın yollarını düşünürken ister istemez bir süre sonra anlattıklarının içinde bulmuştum kendimi.

“…sonra kamyon şoförlüğü bile yaptım” diye sürüyordu konuşması. Boşluğundan faydalanıp nihayet lafın arasına girebildim.

“Memleket neresiydi, yolculuk nereye?”

“Az önce dedim ya Kütahyalıyım, diye. Kütahyalı Salim dedin miydi beni herkes bilir memlekette. Hanım ise Ardahanlı, köyüne, kardeşinin yanına gidiyoruz. Birkaç ay kalacağız orada.”

Ne çok şey kaçırmıştım onun anlattıklarından. Üstelik eşi de buradaymış. Adam, etrafı süzen bakışlarımdan anlamış olacak ben sormadan sağımızda kalan koltuğu gösteriyordu. İşaret ettiği koltukta kenarları çiçek desenleriyle işlenmiş beyaz yazmalı bir kadın ve kadının kucağına kıvrılmış bir kız çocuğu görüyordum. Koltuğun kenarında koridoru kapatan, içinde yorgan, yastık ve battaniye olduğu belli olan büyükçe bir çuval bulunuyordu.

“Biz çok severiz hanımın köyünü. Kızım da çok sever. Her sene mutlaka gideriz…”

Adamın anlattıkları üzerine yoğunlaştıkça yolunda gitmeyen saçma kurguların içinde olduğumu düşünmeye başladım. Kış günü, buz gibi havada, karların ortasında çok sevdikleri köye yorgan, yastık ve battaniye ile gitmenin köy sevgisiyle nasıl örtüştüğünü anlamaya çalışıyordum. İçimdeki kuşkuyu belli etmeden adamı baştan aşağı süzüyordum. Başındaki kasketi, pos bıyıkları, sert mizacı, yetmişli yıllarda çekilen film sahnelerinden fırlamış köylü karakterlerini oynayan artistleri andırıyordu. Kısa boylu olmasa Tuncel Kurtiz’le yan yana yolculuk yapıyordum, diyebilirim. Düşündüklerimi içimde tutamayıp onunla paylaştığımda ceketinin cebinden bir kimlik çıkartıp böbürlenerek bana uzatmış, herkesin kendisini o oyuncuya benzettiğinden söz etmeye başlamıştı. Figuran kimliği üzerindeki fotoğraf ona aitti ama kimlikte başka bir isim yazılıydı. Kazım Ademoğlu adına düzenlenmiş olan kimliğin doğum yeri kısmında yazan şehir ise Kütahya değil Adana’ydı.

Kimlikte yazılana mı adamın anlattıklarına mı inanmalıydım? Bir taraftan içine düştüğüm hikâyenin saçmalığına şaşırıyor bir taraftan da çekiciliğine kapılıyordum. Yabancısı olduğum bu duyguyu anlamaya çalışıyordum. Kendi evrenimden uzaklaşıp başka bir evrene tanık olmak için seçmemiş miydim bu yolculuğu? Bu uzak evrende olup bitenlerin içinde yol alırken, bildiklerimden vazgeçip, tanık olmanın yalın halini yaşamayı kendim istememiş miydim? Aldığım kararlar aklıma geldiğinde içinde bulunduğum durumu sorgulamaktan vazgeçtim. Biliyordum, bu sorguların peşine düştüğümde çeşitli felsefi önermelere bulaşacağımı. Süre, üzerine düşünülen olmaktan çıkıp, yaşanılana, sürmekte olana dönüşmüşse, rayların üstünde bu sorgulamalara takılmak da anlamsızdı.

“Hadi kalk birer sigara içelim senle” diye dürtüyordu Salim beni, dalgınlığımı anlamış gibi. Kafamdaki örtülü ve karmaşık evren dağılıvermişti birden. Onu takip ediyordum. İki vagon arasındaki boşlukta yaktık sigaralarımızı. Arada bir çekinerek önümdeki ve arkamdaki vagonun uzayan koridorlarına bakıp duruyordum.

“Bir şey demez görevliler, rahat ol. Hem kim dayanır bu uzun yolda sigarasızlığa” diyerek rahatlatıyordu beni. Ardından kendi hikayesini anlatmaya başka bir yerden devam ediyordu. Mapustan yeni çıktığını, içinde bulunduğu durumun karmaşık olduğunu ama her şeyin hanımının köyüne gittikten sonra düzeleceğini söylüyordu. Bunun üzerine bir şey sormamam gerektiğini bakışlarından anlıyordum. Arkamızdaki vagonun kapısından çıkan gençten biri de katıldı aramıza. Salim, benden sıkılmış olsa gerek aramıza katılan bu yeni arkadaşa bulaşıp unuttu beni. Onları bırakıp vagona geçtim.

Vagonun loş ışıkları içinde, koridorda ilerlerken sağıma soluma bakınıyordum. Uykuya dalmış yolcuların, askılıklara asılmış ekmeklerin, bölmelere istiflenmiş çuvalların arasında ağır ağır ilerliyordum. Salim’in karısı, bıraktığım gibi yerinde duruyordu. Bir eli yüzünde diğeri kızın saçlarında hareketsizdi. Yerime geçtiğimde camın buğusunu kolumla silip dışarıyı seçmeye çalıştım. Hava aydınlanmaya başlıyor, yarı karanlıkta güneşin erken ışıkları kar beyaz topraklarda elmas gibi parlıyordu. Işığın düştüğü yerde yeniden ışıması ne tuhaf…

Gözlerimi açtığımda hava daha da aydınlanmıştı. Camın ardında kalan dünya beyaz bir gelinlik gibi ışıldıyordu. Koltuklara kıvrılan yolcular ayaklanmış, sessizliğin yerini konuşmalar almıştı. Vagonda ekmekler askılardan alınmış, çıkınlardan erzaklar çıkarılmış kahvaltı sefasına geçilmişti. Salim ve ailesinin yerlerinde olmadığını fark ettim. Gözlerim bir süre onları aradı. Karısı ve kızıyla birlikte vagonun arkalarına doğru karşılıklı koltuklarda kahvaltı yapıyorlardı. Diğer insanların arada bir bana baktıklarını fark ediyordum. Bütün yolcular birbirlerini çok eskiden tanıyorlar gibi haşır neşir olmuş sohbet ediyorlardı. Vagonun havasız boşluğu ekmek, peynir ve ekşimiş yoğurt kokularıyla dolmuştu. Bir süre sonra o göbekli tren kondüktörü elindeki listeye bakarak “Divriği yolcusu kalmasın, varmak üzereyiz” diye söylenip yalpalayarak geçiyordu koridordan.

Tren ağır ağır Divriği İstasyonu’nda durdu. İstasyon büfesinden yiyecek bir şeyler almak, en azından sıcak bir bardak çay içebilmek için vagondan indim. Kadınlar istasyonun yanı başında bulunan çeşmeden ellerindeki şişelere su dolduruyorlardı. Yaşlılar mendillerini yakalarına iliştirip, ayaklarını saran mestleri çıkarıp abdest alıyorlardı. Güneş, istasyonun tam karşısında çıplak ve pörsümüş bir kadın bedenini andıran kel tepenin ardından yükseliyordu.

Yerime geçerken Salim’e bakınıyordum. Ortalarda görünmüyordu. Karısı sabah kahvaltı yaptıkları koltuğun cam kenarına kıvrılmış dalgın dalgın dışarıyı izliyordu. Ne düşünüyordu acaba? Kıskanılası dalgınlığının ardında neler vardı? Kocasının yarım yamalak ve gizleyerek anlattığı bütün bu hikayelerin anlamı neydi? Kadın, kendisini izlediğimi hissetmiş olacak dalgın bakışlarını bana çevirmişti. Başındaki beyaz ve çiçekli yazma ile yüzünün neredeyse tamamını kapatmıştı. Açıkta kalan tek yer olan gözleri kül renginde, durgun bir gölü andırıyordu. O gölün içinde kaybolmuş batık bir hayatın kalıntılarını görüyordum. Salim’in anlattıkları kuşkulu olsa da kül renkli gölde gördüklerim gerçekte yaşanmış umarsız bir hayatın izlerini taşıyordu. Ya da bütün bunlar gerçekliğe derinlik yüklemekten yorulmayan zihnimin kurgularıydı.

Birkaç saniye süren bu bakışma hali zamanın uzayıp giden derinliğine dönüşmeden bir kız çocuğunun gülücükleriyle dağıldı. Salim’in kızı başka bir koltukta parmaklarına geçirdiği iplerle türlü numaralar yapan bir adamla oyun oynuyordu. Birbirine geçmiş iplerin ortasındaki yüzüğü sallayıp duran adam, “Hadi bir daha dene bakalım. Az kaldı başaracaksın” diye kızı yüreklendiriyordu.

Kız, küçük parmaklarıyla, adamın koca elleri arasında birbirine geçmiş sicimlerden yüzüğü kurtarmaya çalışıyor, kızın parmakları yüzüğü tutarken titriyordu. Yolun bittiği yerde, zemherinin ortasında, karlar altında bir köyde süreceği yaşamdan bihaber kız çocuğu içinde bulunduğu anın mutluluğunu yaşıyordu. Adam da pek keyifliydi. Başarısız sonuçlanan her denemenin sonunda, “Haydi bakalım, öyle vazgeçmek yok hemen, bir daha dene” diye kızı zorluyordu.

Gün biterken güneşin cılız ışıkları gaz lambasından çıkan ışık huzmelerini andırıyordu. Heybetli dağların yamaçlarından yılan gibi kıvrılarak ilerliyorduk. Camın ardında kalan dünya içeridekine inat durmadan değişiyor, koca vadilerin dibinden akan Murat Suyu buz tutmuş yüzeyin altında derinden akıyordu. Birbirine kenetlenmiş kaya parçaları insan heykellerine benziyordu. Gerçeküstücü bir heykeltıraşın elinden çıkan usta heykeller gibi sıra sıra dizilmiş kaya parçaları yanlarından geçerken irkiliyor gibiydiler.

Bir anda aydınlık ile karanlık yer değiştiriyordu. Dağların ortasında tünellerden geçiyorduk. Her tünelin sonunda karanlıkla yer değiştiren aydınlık daha da azalmış oluyordu. Güneş arkamızda batıya doğru yol alırken biz daha da doğuya, karanlığın kalbine doğru ilerliyorduk. Birlikten yoksun zıtlığın içine doğru…

Havanın kararmasından bir süre sonra vagondaki yolcular azıklarını çıkarıp akşam yemeğine başlamışlardı. Arkamdaki koltukta oturan yaşlı çift beni sofralarına buyur ediyor, kuru peksimetin yanında küçük kaplarda getirdikleri dolmaları uzatıyordu. Yanıma yiyecek bir şey almamış olmamdan ötürü utanıyordum. Çekingenliğim yaşlı çiftin sevecen tavırlarıyla kayboluyor, yaşlı kadın eşini, “Şamil, delikanlıya kömbeden de uzat, yesin. Hem tok da tutar, daha yolumuz var, aç kalmasın” diyerek dürtüyordu.

Şamil ile karısı yolculuğun sonunda Iğdır’a geçeceklerini, orada devlet memuru olan çocuklarını görmeye gittiklerini anlatıyorlardı. Yaşlı kadın her defasında oğlunu uzun zamandır görmediğini ve çok özlediğini vurgulayıp duruyor, her cümlenin sonunu duayla bitiriyordu. Yol boyunca aynı özlem yüklü cümleleri ve duaları dinlemekten sıkılmış olsa gerek yaşlı adam, karısını dinlemeyi bırakıp, konunun değişmesini istediğinden mi yoksa gerçekten merak ettiğinden mi bilmiyorum, yolculuğumun sebebini öğrenmeye çalışıyordu.

“Bu karda kışta sen neden yoldasın? Hem doğulu da değilsin, batılısın sen de. Kılığın, kıyafetin yüzün de onlarınki gibi değil batılısın, doğulu değil.” deyip, yemeğine devam ederken, sorularını sıraladıkça sıralıyordu. Ben bu kadar soru içinde, zihnimde daha en baştaki soruya yanıt vermeye çalışıyordum. Neden mi yoldayım? Şimdi kalkıp, bir nedeni yok desem, nasıl anlatacaktım? Hem yüzümün, tenimin, rengimin, yolculukla ne ilgisi vardı? Yaşlı adam yaşamında hiç kuşkuya düşmediği için haklı olarak bir sebep istiyordu. Elle tutulur, anlaşılır, yaşamın içinde karşılığı olan bir sebep. Sorduğu sorulara karşılık gelebilecek olası yanıtları da kendisi vermeye başlayınca rahatlıyordum,

“Yoksa sen de bizim gibi birini görmeye mi gidiyorsun? Görevli mi, asker mi, öğretmen mi?”

“Evet, birini görmeye gidiyorum.” deyip kısa kesiyordum.

“Anlamıştım zaten, yoksa bizim gibilerin, senin gibilerin bu karakışta oralarda işi ne? Bize göre değil oralar. Adamlar alışmışlar. Biz yapamayız.” diyerek verdiği yanıtı da kendisi temellendiriyor, beni farkında olmadan büyük bir külfetten kurtarıyordu.

Sarıkamış İstasyonu’ndan sonra uyuyakalmış bir karabasanın ortasına düşmüştüm. Neden sonra tren kondüktörünün sesiyle irkilip uyanmıştım. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Kan ter içinde, soluk soluğa, gördüğüm kâbustan kurtulmamı sağlayan o sesin sahibiyle göz göze geldik. Yarım saat sonra Kars’a varmış olacağımızı, hazırlanmamız gerektiğini söyleyip uyuyan diğer yolcuları uyandırmaya çalışan kondüktör hızla geçip gitti yanımdan. İki büklüm olmuş bedenimi doğrultamıyordum. Her yerim tutulmuştu. Az önce içinde olduğum düş gözlerimin önünden gitmiyordu. Düşümde, bizim gibilerin, benim gibilerin ve bizim gibi olmayanların tutuştukları kavganın ortasındaydım. Şamil, oğlu olduğunu düşündüğüm, bir ifritle beraber kavgadan kurtulmamı engelliyor, yaşlı karısı dua yerine beddualar savuruyordu. Bir anda üstümdeki kıyafetler yanarak kül oluyor, kül yığınları göle dönüşüyordu. Çıplak bir halde gölün içinde boğuluyordum. Salim’in karısı gölün üstünde duruyor, elini uzatıp beni boğulmaktan kurtarıyordu.

Arka koltuktan omzuma dokunan Şamil’in eliyle tekrar irkildim. Kâbus gördüğümü, insanın uyuduğu yer rahat değilse böyle şeylerin her zaman olacağını, yol işkencesinin bittiğini söyleyip bir bardak su uzatıyordu. Uzatılan suyu içip içmemekte kararsız kaldım önce. Bardaktaki suya bakmadan bir yudumda kafama diktim. Yukarıdaki bölmeden paltomu ve çantamı alıp inmek için hazırlanmaya başladım. Kalp atışlarım eski seyrine dönmüştü. Vagondaki insanlar da hareketlenmişti. Valizler, çuvallar, paltolar bölmelerden inmişti. Salim’in karısı küçük kızın parmaklarını tutup eldivenlerini giydiriyordu. Göz göze gelip gülümsedik. Küçük kızın bakışlarıyla daha bir rahatlayıp, kendime geldim. Doğu Ekspresi Kars’a altı saat gecikmeli olarak varmıştı. Vagondaki yolcuların inmesini bekleyip sona kaldım. Yaşadığım yerden çok uzakta, en doğuda günün ilk ışıkları kar altına gizlenmiş bir kenti aydınlatmaya başlamıştı…