Evliya Çelebi’nin İzinde; Bitlis

Bitlis şehri, bir zarif dağ ile karşısındaki tepelerin arasındaki koyaklara yayılarak öyle bir kuytuya çekilmişti ki ancak orta yerinden geçen dereyi izleyerek ulaşılıyordu. Sadece geçmişte değil, bugün de öyle.

Yazı: Özcan Yurdalan / Fotoğraf: Tolga Sezgin

Tarih boyunca dağlık alanlardan geçen kervan yolları daima vadileri, dere boylarını izlemiş. Günümüzdeki tünel, viyadük teknolojisinin yarattığı yeni güzergahları göz ardı edecek olursak eğer hâlâ dere boylarından gidip geliyoruz. Diyarbakır’dan çıkıp Van Denizi’ne yaklaşırken bir büyük set gibi dikilen dağları aşmak için yakın zamana kadar Bitlis Deresi yolu kullanılıyordu. Biz de aynı yolu kullanarak şehre doğru gidiyoruz. Dere bizi Bitlis’in kuytuya çekilmiş merkezine götürecek.

Şehir, Doğu Anadolu platosunda 1400-1500 metrelere yerleşmiş, sırtını dayadığı dağlar ise 2000 metreye kadar yükseliyor. Adı gibi kendisi de zarif Dideban Dağı hakkında rivayet muhtelif. Öyle ya, Dideban’ın göz göze durduğu Nemrut; Nemrut’la birlikte eteklerini Van Denizi’nde yıkayan Süphan; Süphan’ın bulutlardan komşusu Ağrı Dağı hep aynı divana bağlı değiller mi? Hepsinin efsanesi de türküsü de kendileri kadar ulu değil mi?

Evliya Çelebi, “Evvelâ kalenin eteğinde Dehdivan adıyla meşhur bir yüksek dağ vardır, o yüksek dağ üzerinde İskender-i Zülkarneyn Bitlis Kalesi’ni hazinedarı olan Bedlis elinden fethetmek için bu dağda toplantı yapıp divan kurmuştur. Bu yüzden Dehdivan Dağı derler. Hâlâ o yüksek yerde bir mastaba (sedir) temeli vardır. Belde halkı ondan habersizdir. O dağdan bütün Van gölü, Van Kalesi, Rahova Sahrası, Muş Ovası, Deliklikaya Deresi, kısacası o kadar göklere baş uzatmış çok yüksek dağ değil iken ona yanaşık olan büyük yüksek dağın ardında olan ovalar kasabalar ve köylerin tamamı bellidir. Bu yüksek dağın üzerinde gömülü olan tılsımların hâlen günümüze kadar etkisi ile her tarafa açık seçik bellidir, ama halk bundan habersizdir,”diyor.

Evliya zamanında olduğu gibi bugün de dağların yükseklerinde, kuytulara yerleşmiş çok sayıda köy ve yerleşim bulunuyor. Bitlis’in etrafını saran bu dağların isimlerini toparlayabilmek, dağlardan inen derelerin isimlerini sayabilmek için küçük çaplı bir Bitlis Coğrafyası oturumuna dahil olmam gerekiyordu. Bitlis’in derelerini, kaynaklarını ve çaylarını inceleyen bir yayına ise ulaşamamıştım. O kadar çok ve çeşitlilerdi ki içinden çıkmam zordu, hiç girişmedim. Zaten dereler de eski coşkularını kaybetmiş, mecalsiz birer su halinde akmaya çalışıyorlardı. Şehrin kuruluşunda olduğu gibi bugününde de önemli rol oynayan sular konusunda Evliya Çelebi’nin derli toplu aktardıklarıyla yetindim.

Çelebi’nin on gün boyunca sefa sürdüğü, keyif çattığı, ruhunu ve bedenini tazelediği, bağlarında, saraylarında, Abdâl Han’ın kurduğu ziyafet sofralarında nefsini körelttiği Bitlis şehrinde geçirdiğim günlerde ben, yamaçlara uzanan sokaklarda gezinir, dimdik yükselen merdivenlerden şehre inip çıkarken ciğerlerime bol bol taze dağ havası çektim.
Gün geç doğuyor, akşam erken iniyordu. Şehrin ortasından geçen Bitlis Deresi’nin sadece iki yanı değil üstü de çarşıydı. Eski merkez, yeni hayatın ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kaldığı için idari yapılar, sağlık kurumları ve yüksek eğitim kuruluşları kuzeye doğru, Tatvan yolu üzerine meyletmişti. Ancak o bölge de vadi yamacıydı. Akşam iner inmez serinlik çöküyordu.

“Gerçi bu Bitlis şehri dereli ve tepeli sâfi taşlık yere kurulmuş olmakla havasının kötü olması gerekir ama havası o kadar tatlıdır ki seher vaktinde sabâ rüzgârı eser. Kış mevsimi ılıman olduğundan halkı sağlam yapılıdır” diyen Evliya Çelebi iklim değişiminin son yıllarda yarattığı olağan dışı koşulları hesaba katamazdı elbette. Bunca dağın arasında, alabildiğine yağışlı aylar yaşayan şehirde kışlar zor geçiyordu.

Soğuk aylarda kar örtüsü altında kalan şehir, baharla birlikte suları kendine çekiyordu. Evliya Çelebi de sözü sık sık sulara getiriyor ve “Evvelâ tamamı 17 adet kayalı dereler ve özler içinde akan 27 adet ırmaklardır. Bunlardan başka her derede 360 adet kaynak, berrak hoş su sayılır. Ama her birini doğuşu ve batışıyla yazsak ciltli kitap olur,” diyordu. “Evvelâ zikri yukarıda geçen İskender Deresi, kalenin doğu tarafında birazca yakın bir mesiregah kayadan doğar” diye suyun kaynağını gösteriyor, sonra da “Avih Deresi, Dehdivan Dağı’ndan çıkıp kale eteğinde Hatuniye Köprüsü’nde İskender Deresi’ne karışır” diyerek şehrin başlıca sularını tanımlıyordu.

Ne yazık ki bu dereleri gözümüzle görüp, suyundan ışıltısından nasiplenerek gönlümüzü şenlendirmek mümkün olmayacaktı. Neden derseniz, hele bir şehre girelim, orada anlatırım. Şimdilik yoldayız. Buraya kadar anlattıklarım bir küçük peşrevdi sadece.

Güney batı yönünden gelip dağlara doğru yükselirken, vadilere ve derenin açtığı küçük düzlüklere yerleşmiş köylerin sayısı arttı. İrili ufaklı tarlalar özenerek işlenmişti. Bitlis’e yaklaşırken yolun sağında akagelen derenin yatağı büyüdü; kâh çatallandı, kâh ağaçların arasına girdi. Sonra oldukça mütevazı bir sanayi sitesinin yanından geçerek yoldan ayrıldı. Daha doğrusu çoktandır seyir halinde olduğumuz çift yönlü modern yol, şehrin doğusundan dolaşarak upuzun bir tünele dalmak üzereyken biz ondan ayrıldık.

Şehrin etrafından dolaşan anayol dağın bir ucundan dalıp öte ucundan çıkarak Bitlis’in kuzey doğusundaki dere boyuna bağlanacak, Tatvan’a doğru devam edecekti. Türkiye’nin her tarafında olduğu gibi burada da hummalı bir yol inşaatı sürüyordu. Dağlar deliniyor, vadiler geçiliyor, köylere kasabalara yol şantiyeleri kuruluyordu…

Biz yine dereyi izleyerek Bitlis’e girmiştik. Şehrin efsane kalesine giden Nur Caddesi’ndeydik. Şerefiye Camii’ne kadar iyi kötü dere boyunda ilerlemiştik ama bu tarihi camiyi gördüğümüz yerde birden suyu kaybettik. Teneke çatılı bir apartmanın altına girivermişti…

Şerefiye Camii, Bitlis’in türkülerdeki beş minaresinden biri olsa yakışırdı. Evliya Çelebi, Bitlis’te beş değil de “110 adet mihrap vardır ama birkaç tanesi selâtin camiidir” diyerek şehrin camilerini anlatırken “Şeref Han Camii” diye başlık açtıktan sonra Çavgan Meydanı’nda yeni yapı güzel bir camidir” diyordu. Şehir merkezindeki Şerefiye Camii, imareti ve türbesiyle bir külliye. Kitabesine göre 1529 yılında IV. Şerefhan tarafından yaptırılmış. Şerefhanlar Bitlis tarihinde ağırlıklı bir yer tutuyor. Camiin giriş kapısındaki süslemeler elbette önemli ancak ihtişamını büyük oranda kaybetmiş, şehir içindeki camilerin çoğu gibi kötü onarım ve yanlış restorasyon nedeniyle sıradan bir görünüm almış.

Yamaçlardan izlenebilen güzel konumuyla Ulu Cami’de aynı kaderi paylaşmış. 1150 yılına tarihlenen yapı, kıble tarafındaki konik kubbesi dışında karakterini yitirmiş. Şehirdeki tarihi binaların hemen hepsi restorasyon hatalarını gidermek ve aslına uygun hale getirmek için elden geçiriliyor. Yine de aralarında en etkili görüneni ilk karşılaştığım camiydi Şerefiye. Bitlis’e Şerefhanların bir eseriyle birlikte girmek hayra alamettir diye geçti içimden. Çünkü şehirde dört yüz elli yıl hüküm süren bu hanedan küçük bir beylik olmakla birlikte önemli bir kültürel varlık göstermiş. Sanatta ve ilimde önemli eserler bırakmışlar ancak günümüze bu eserlerden pek azı gelebilmiş.

KALE

Bu camiden itibaren dere de yol da ikiye ayrılıyor. Yollar devam edip giderken derenin suları karanlıklara gömülüyor. Ben çarşı içine gideni bırakıp soldaki yola girdim. Biraz ilerleyince tam karşımda küçük bir tepe ile heyula gibi bir duvar yükseldi. Bitlis Kalesi’nin devasa taşlarla örülmüş duvarı tam karşımdaydı.

“Evvela bu yüksek kale Dehdivan Dağı ile Avih Dağı arasında bir geniş taşlık öz içinde Avih Deresi solunda ve İskender deresi sağında bu iki tatlı nehrin bir araya geldiği yerde göklere doğru baş uzatmış bir yalçın kaya üzerinde şeddadi yapı gibi yontma taş ile yapılmış sağlam bir kaledir ki her katı taşı mengerûs fili cüssesi kadardır. Bu kalenin yapıldığı yalçın yüksek tepe iki nehir arasında sanki ada gibi vâki olmuştur. Ama gayet yüksek kayalardır ki kalenin kapısına 600 adımda ulaşılır, sarp yolu vardır.”

Bitlis Kalesi, şehrin orta yerinde yükselen, çevreye gayet hâkim konumda bir yapı. Kaleye çıkış gerçekten zor ama sebep yüksekliği ve sarp olması değil. Şehirde dolaşırken her yolun açıldığı kale, bu kapalı hâli ve cazip taş dokusuyla insanın içinde merak uyandırıyor, ne pahasına olursa olsun girip bakma isteği doğuruyordu. Ben de çekimine kapıldım. Yarım yamalak tabelaları izleyerek kaleye çıkan geçidin girişine doğru yürümeye başladım. Her dönemeçte gittikçe yaklaşan gürültüler, kükremeler geliyordu. Kâh yürek hoplatan vuruşlar, kâh öfkeli homurtular, kâh kayaları kazıyan, kâh taşları çarpıp savuran ürkütücü sesler…

Son dönemeci geçince bir tarafı kale duvarı, diğer tarafı sarp bir kaya olan dar geçide vardım. İşte tam orada geçidin ağzını tutmuş, ejder dili gibi uzun ve sivri tırnaklı tek kolunu sağa sola sallayıp duran, arada bir savaştığı kayaya dayanıp şaha kalkan bir canavarla karşılaştım. Gerinir gibi yaparak hızla karşıdaki kayaya vuruyordu kendini. Yandaki kanallara dalıp çıkıyor, açtığı savaşı kazanmak için olmadık hareketlerle oyunlar kuruyordu. Belli ki karşısındaki sivri uçlu, keskin kenarlı kayalar güçlü bir rakipti onun için. Sarı canavarın öfkesi bir hayli büyük olmalıydı ki, kıçından saçtığı simsiyah dumanlar gökyüzüne yükseliyordu.
Bütün ürkütücülüğüne rağmen bana bir zarar verecekmiş gibi görünmüyordu. İşi başından aşkındı, karşısındaki kayalık tepeyle uğraşıyordu. Arkasından geçebileceğimi düşünerek bir hamle yaptım, fakat iki adım atmaya kalmadan ejder dili gibi kolunu bana doğru savurdu. Durdum. Öfkesinin dinmesini bekleyerek seyretmeye başladım. Benimle birlikte birkaç kişi daha gelmiş, her hamlesinde kayadan irili ufaklı parçalar koparan ejderhayı seyretmeye başlamıştı. Bir süre sonra tekrar cesaretimi topladım, bu kez kalenin duvarına yakın geçmeye çalıştım, yine olmadı. Sarı ejder her an kendisini sağa sola savurarak önümü kesiyordu. Bu arada seyre gelenlerin sayısı çoğalmıştı. Geçebileceğim birkaç boşluğu da onlar doldurmuştu. Bir ara punduna getirip kale duvarına iyice yaslandım, taşlara yapışmış halde ve neredeyse sürünerek geçmeye çalıştım…

İşte tam o sırada fark ettim: Evliya Çelebi’nin dediği gibi bu kale duvarının her bir taşı bir “mengerûs fili” büyüklüğündeydi. Gerçi ben“mengerûs fili”nin nasıl bir yaratık olduğunu bilmiyordum ama fillerle az çok haşır neşir olduğum için, Asya’nın güneyinde, sırtlarına binip uzunlu kısalı yolculuklar yaptığım için bu canlıların cüsseleriyle insan üstünde nasıl bir etki yarattıklarını az çok biliyordum. Onlar bildik Asya filleriydi, mengerûs’lerse Bitlis Kalesi’nin bu devasa taşlarını andırıyordu demek.

Neyse ben sırtımda fil ağırlığı hissedecek kadar kale duvarına dayanarak geçmeye çalışırken, karşı kayalara tos vurup künde çeken, irili ufaklı parçalar koparmaya çalışan sarı canavarın operatörü çay içmek için işine ara verdi. Motoru susturmadan kepçenin kolunu yere yaslamış, iş makinesinin camlı kabin kapısını açıp inmişti. Bu sayede önüm açıldı. Kale girişine giden yolda genişletme çalışmaları yapılıyor, altyapı toparlanıyordu. Belediye ekipleri hummalı bir faaliyet içindeydi. Daracık çıkıştan kalenin üstüne ulaştım. Kim bilir ne zamandır bu haldeydi. Ağzına kadar dolmuş taşmak üzere olan bir sürahi gibi silme toprak doluydu. İçeride arkeolojik sondajlar yapılıyordu. Küçük bir grup işçi kazıklar çakıp bantlar çektikleri alanda inceden çalışıyorlardı. Surların 20-30 metre yükseklikte olduğu düşünülürse, toprakla dolu bu alanda kim bilir kaç katmanda ne eserler çıkacaktı. İç kaleyi anlatan Tavernier’nin gördüklerinden arta kalanlar bile oldukça çarpıcı bir ören yerini gözler önüne serecekti.

Bitlis Kalesi’nin ne zaman, kimler tarafından yapıldığı kesin olarak bilinmiyor ancak İskender’in bu işe sebep olduğuna dair yaygın bir kanı hâkim. Evliya Çelebi’nin ballandırarak anlattığı hikayeye güncel metinlerde de sıkça rastlanıyor. Kalenin kuruluş hikayesi İskender’in boynuzlarıyla bağlantılı. İskender Zülkarneyn, derin acılar çekmesine sebep olan boynuzlarından kurtulmak için çare aramaktadır. Tabipler, çıktığı sefer sırasında rastlayacağı sulardan şifa bulacağını söylemiştir. İskender fetihten fethe koşarken aynı zamanda derelerin çayların kaynağına doğru iz sürerek Bitlis dolaylarına kadar gelir.

Tam burada Evliya Çelebi’ye kulak verecek olursak İskender, “Bitlis Kalesi kayasının sağ tarafından akan ırmaktan içince hemen kale kayası dibinde rahat uykusuna varıp sefâ eder” ve nihayet bulduğu kaynağa giderek boynuzlarından birinin düşmesini sağlayacak suya kavuşur.
İskender, kimi anlatılara göre hazinedarı olan, kimi anlatılara göre kölelerinden biri olan Bedlis’e bu kaya üstüne bir kale inşa etmesini ancak kendisinin bile fethedemeyeceği kadar güçlü yapmasını söyler. Hindistan’a doğru yola devam eden İskender Zülkarneyn, dönüşte Bitlis’e uğrayınca tamamlanmış bir muhteşem kale ve kalede güçlü bir direnişle karşılaşır. Bedlis öyle bir savunma hattı kurmuştur ki sadece yalçın kale duvarları ve eğitimli muhafızlar değil, mağaralardan çıkan arılar bile kuşatmaya karşı direnmektedir.

İskender pes ederek geri çekilirken Bedlis mücevherli kutular içindeki kale anahtarlarını getirip kendisine teslim eder, af diler; Cihan fatihinin bile düşüremediği kale gücünü ispatlamıştır. İskender, kalenin idaresini Bedlis’e bırakarak yoluna devam eder. Bu hikayeye göre bu yapının İskender’in Anadolu’dan geçtiği 333-335 yıllarından daha erken tarihlerde inşa edilmesi söz konusu değil. Fakat Kale’de bulunan bir kitabede 322 tarihinin yazılı olduğu dikkate alınınca durum değişiyor. Ayrıca bu kitabenin yapım tarihini değil onarım tarihini gösterdiğine dair yorumlar da hesaba katılırsa Bitlis Kalesi’nin çok daha eski zamanlarda inşa edildiği anlaşılıyor.

Kazı çalışması yapanların ayağına dolanmadan bir süre etrafı seyrettikten sonra iç kaleden çıkarken çalışmaya devam eden kazı ekibi Evliya Çelebi’nin anlattıklarının peşindeymiş gibi geldi bana: “Kale içinde 300 hane vardır ama yarısını Han sarayı kaplamıştır. Kat kat acem ve Rum tarzı güzel odalar ve hoş sofalar vardır ki her birinin anlatılmasında beniâdem âcizdir. 800 yıldan beri her han ve her malik imar etmededir. Özellikle Abdâl Han nice Mısır hazinesi harcayıp bu büyük sarayı Keydefâ Sarayı etmiştir. Bütün pencerleri ve şahnişinleri (cumbaları) kalenin burçları üzerine yapılmış olup bütün Bitlis Şehri ve Dehdivan Dağı görünmektedir.” Dideban Dağı Kale’den bugün de güzel görünüyor ancak şehrin bu haliyle pek de seyirlik olmadığını söylemeliyim

ÇARŞILAR

Kale’nin hemen altında çarşı başlıyor. Sur etekleri otopark olmuş. Ya şehirde araba çok fazla ya da Bitlis’in sıkışıklığı bu kadar arabayı kaldırmıyor. Her yol tıkalı, her otopark dolu. Bitlis, Evliya Çelebi zamanında da oldukça kalabalıkmış. Merkez ve eyalet nüfusları konusunda şu bilgileri veriyor: “Bitlis şehri içinde 40.000 adam olur, onlara Rojikî Kavmi derler, yani rojikî bir günlük dost demek olur. Şehir halkının başka Rojikî dilleri de yerinde yazılır. Diğer Kürtler gibi gözü kara değillerdir ancak elleri ve sakalları kınalı, gözleri sürmeli temiz, dürüst, maarif erbabı hoş sohbet adamlardır. Bitlis Eyaleti’nde han yazımı üzere 43.000 Ermeni reayalar vardır. Yarısı Muş diyarında Van kulu aklâmıdır ve yarısı Abdâl Han’ındır.”

Bitlis çarşısı kaleden başlayarak dere kıyısındaki ana caddeye kadar iniyor. Çok zengin bir çarşı olduğunu söylemek güç ancak özellikle bal satan dükkânların sayısı dikkat çekiyor. Sabah saatlerinde köylerden gelenler doğal ürün, sebze meyve getiriyor. Araştırmacılar 17. yüzyılda bu çarşının çok daha hareketli ve daha hacimli bir ekonomiye sahip olduğunu, üretim kapasitesinin pek çok kalemde hiç de azımsanmayacak düzeye ulaştığını söylüyor. Evliya Çelebi’de, “Tamamı 21.000 dükkandır. Bunlardan donanımlı ve mükemmel olanı aşağı kale varoşunda Hüsrev Paşa Çarşısı, iki başlı demir kapılı baştanbaşa kârgir kemer yapılar ile yapılmış mamur çarşıdır ki sanki Bursa’nın gelincik Pazarı’dır. Yine bir güzel kârgir yapı bedesteni vardır. İki yerde debbağhane çarşısı vardır ki bu Bitlis’te işlenen renkli sahtiyan ve çeşit çeşit danedar sağrı yer yüzünde yoktur. Ve boyahanesi yine usta boyacılardır ki isperek neftîsi boyası bir diyara mahsus değildir. Bütün boyahaneleri hanlıkdır, bir erkek ve kadın müdahale edemezler,”diyor.

Ayrıca şehrin “kapan” sahibi olduğu, yani gümrük vergileri toplayan ve piyasa denetimi yapan bir kurumu bulunduğunu anlıyoruz. Seyahatnamedeki, “Kapan Pazarının Anlatılması” faslına kulak verirsek: “Mîrî kapan bir yerdedir. Bütün ipekler, değerli kumaşlar, yiyecekler, içecekler ve meyveler bu kapana gelip kantardan geçip öşr-i sultanîsi alındıktan sonra satılır ki Evhadullah narhından fazlaya satılmaz.”

TÖREHAN SERDAR

Bitlis hakkında ondan fazla kitap yayınlamış ve yeni araştırmalarıyla şehrin hafızasını açığa çıkarmaya çalışan Bitlis Eren Üniversitesi Öğretim Görevlisi Mehmet Törehan Serdar ile şehrin Tatvan çıkışındaki Rektörlük binasındaki ofisinde konuşuyoruz. Odanın penceresi karşıdaki yamaçlara bakıyor. Serdar, “Bitlis her türlü güzelliği hak eden bir ilimizdir,” diye başlayan sohbetimizi, “Şehrin güzelliği ve zenginliği araştırıldıkça kendisini gösterecektir,” diye sürdürüyor.

Ancak belli ki Bitlis’in geçmişiyle barışık yeni bir yapılanmaya gidebilmesi için oldukça kapsamlı çalışmalara ihtiyaç var. 70’lerin ortasından itibaren belediyelerin uyguladığı şehircilik politikası nedeniyle Bitlis’in bugünkü karmaşık görünümü ortaya çıkmış. Derelerin üstünü kapatarak rant alanları yaratıldığını anlatan Törehan Serdar, bu nedenle kent dokusunun ağır biçimde tahrip edildiğini söylüyor. “Bitlis kış memleketidir. Geçen yıl 12 metre karyağdı. Eskiden yağan kar sokaklara birikince kürünerek dereye dökülürdü, bu sayede hem derenin suyu çoğalır hem yollar açılırdı. Geçen sene karları dökecek yer bulamadık. Kamyonlara yükleyip şehir dışına çıkardık, bulduğumuz yere döktük” diye anlatıyor. Derelerin üstü kapatılıp bina kurulunca şehrin doğal dokusu altüst olmuş.

Bitlis’e yolu düşen seyyahların “gümüş çay” diye söz ettiği dereleri “büyük bir nimet” olarak tanımlayan Serdar “Kalenin üstünden ikindi vakti baktığınızda çay gerçekten gümüş rengi akardı. Bugün yanımdan geçerken burnumu kapatıyorum. O dönemde hoyratça harcanan çayın üzerinin açılması için bugün büyük masraf gerekiyor” diyor.

Bitlis’e girerken birdenbire kayboluveren derenin suları şehir boyunca apartmanların altından akıyor. Nasıl olduysa arada kalmış daracık boşluklardan dereye bakınca hiç de iç açıcı olmayan manzaralarla karşılaşıyorum. Tamamen tesadüf sonucu rastladığım eski taş köprüler ise yakın zamana kadar şehrin nasıl bir yaşam kültürü devraldığını ve bu zenginliği nasıl bir hoyratlıkla harcadığını gösteriyor.

Kale adası ile şehri birbirine bağlayan tarihi taş köprülerden günümüze birkaç tane kalmış. Çelebi, “Bitlis şehri içinde 17 adet olan dereler üzerinde 11 adet kârgir yapı güzel köprü vardır. Bunlardan biri kale dibinde Hatuniye Köprüsü’dür ki altından geçen iki tatlı nehir Ayn-ı İskender ve Ayn-ı Avih dereleridir.Ve Husul Nehri Köprüsü, Aynu’l-berut Köprüsü, sanatlı mamur köprülerdir. Karadere Mahallesi Köprüsü ve Avih Dere’de de köprüler var, isimlerini bilmiyorum. Kücür Mahallesi Köprüsü ve Değirmen Mahallesi Köprüsü. Bu bildiğimiz derelerin sağında ve solunda bağlı ve bahçeli kat kat yüksek evler vardır ki hepsi kârgir yapılardır,”diye anlatırken derelerin, köprülerin ve evlerin bir bütünün parçası olduklarına işaret ediyor. Bitlis’in yazarları ve araştırmacıları taş evler, dereler ve köprülerle yaratılacak bir kent kültürü ihtiyacını dile getiriyor.

EVLER

Törehan Serdar geleneksel taş evlerin yerine dikilen beton binaların doku parçalanmasında aynı olumsuz etkiyi yarattığını anlatıyor. “Öyle evler var ki gelecek nesillerin mutlaka görmesi gerekir. Öyle süslemeler vardı ki akıllara zarar. Bugün de pek çoğu yerinde duruyor, ancak hepsi betonların arasına terk edilmiş durumda” diyor. Halkın onayı ve gönüllü katılımı olmadan şehirde bir dönüşüm gerçekleştirmenin mümkün olmayacağını söylüyor. Kültür Bakanlığı’ndan sekiz yıl önce gelen karara rağmen kale çevresinin hâlâ temizlenemediğini belirtiyor.

Bitlis’in geleneksel evleri oldukça karakteristik özellikler taşıyor. Ancak şehir içinde dolaşırken seçilmeleri de bir o kadar zor. Evlerin yüksek duvarlı ilk katları tamamen dışa kapalı. Üst katlar pencereli ve oldukça sade görünüyor. Yamaca yerleşmiş her geleneksel kent dokusunda olduğu gibi burada da birbirine saygılı bir diziliş hakim. Evlerin dışları hareketsiz bir sadelik içindeyken iç bölümlerde gayet özenli bir düzenleme yapılmış. Taş döşeme avlular, iç açıcı bahçelerle birlikte yaşamı güzelleştiriyor. Evliya Çelebi, “Yukarı iç kalede ve aşağı kalesi varoşu içinde 17 mahallede ve yazılan 17 derenin kenarında tepeler üzerinde Bitlis Şehri’nde toplam 5.000 adet güzel haneler vardır ve hepsi amber kokulu toprak ile örtülü mamur evlerdir. Ama bir kısmı birbirine dayanmış evlerdir. Zira genellikle yüksek havadar zemine kurulmuş güzel evlerdir,”diye anlattığı şehirde koruma çalışmaları kapsamında 435 kültür varlığı ev tespit edilmiş ve bunlardan 244’ü tescil edilmiş. Ancak yeni binalara taşınmaların artması nedeniyle evler bakımsız kalmış, çoğunda ağır tahribatlar ve çökmeler başlamış. Göçle birlikte küçülen aileler nedeniyle bakımsız kalan evler yıkılmış.

Bugün olgunluk çağlarını süren Bitlislilerin çocukluk anılarında dereler ile birlikte yamaçlara tırmanan dar sokaklardaki evlerde yaşanan komşuluk ilişkileri de derin bir yer tutuyor. “Derenin üstünde bina yoktu,köprüler ve etrafında söğüt ağaçları vardı. Balık tutulurdu. Dükkânlar dere boyunun on metre gerisindeydi. Akşam serinliği çökünce esnaf semaveriyle derenin kenarına giderdi. Hem sohbet edilir hem çay içilirdi. Bazıları dereye oltasını bırakır, akşam yemeğine yetecek kadar balık çıkarırdı. Kadınlar ise evlerin önünde, sokak aralarında bir araya gelir ve onlar da mutlaka akşam çayı içerdi,” diye anlatıyorlar.

Bitlis’te ikindi çayına verilen öneme ben de tanık oldum. Akşamüstü sokak aralarında dolaşırken komşuların bir araya gelerek çay sofraları kurduğunu gördüm. Çarşı içinde bellediğim iki kahve, bir tanesi Ulu Cami’yi alabildiğine gören bir dama yerleşmişti diğeri ise çarşı caddesini seyreden yine bir dam kahvesiydi, ikindi vakti yaklaşırken taze çay demlemeye başlıyorlardı. Bitlislilerin dillere destan nezaketi, çarşı içinde ya da mahalle içlerinde gün boyu sürekli ikram edilen çaylarla ve dostça sohbetlerle kendini gösteriyordu. Esnafın alışveriş sırasında takındığı olgun ve işinin ehli tavırlar köklü bir kültürün yansımasıydı. Bu özellikler şehrin çok göç almasına ve göç vermesine rağmen kapalı yapısını koruyarak kültürünü hâlâ yaşatmaya çalışmasına bağlanıyor.

BAĞLAR

Şehrin dokusunda görülen hızlı dönüşüm önce bağları etkilemiş. Evliya Çelebi’nin ayrıntısıyla anlattığı, “Çok eski devirlerden beri bu bağlar öyle gölgelik İrem Bağlarıdır ki sanki cihan yarısı Isfahan hıyâbânıdır. Bu bağların övülmesinde dil kısa kalır. Ama çok çok bakımlı İrem Bağları genellikle Yakubî Ermenileri elinde ki her biri kale gibi kârgir duvarlı ve kepan kuleli bağlardır. Bazı bağlar 2.000 guruş mahsul verir. Ama Şirek Bağı, Bağdu Bağı, Mîrek Bağı, Araplı Bağı, Haydar Bağı ve Kara Murad Bağı, bunlar meşhur İrem Bağları’dır ki bazı zaman han kendisi varıp içip eğlenir,”dediği yerlerden pek eser kalmamış.

Buna rağmen, Çelebi’nin Bitlis ziyareti sırasında Abdal Han’ın misafiri olduğu bağda, Bağ Hamamı’nda ve meydana bakan alt köşkte düzenlenen gösterileri anlatırken dillendirdiği sahne en azından benim gözümde bütün canlılığıyla yaşıyor. İşte size o sahneden ejder ile süvarisinin hikayesi:

Molla Mehmed nam hezarfen simya ilmi sahibi kişidir; Evliya Çelebi ile velinimeti Melek Ahmed Paşa’nın, Bitlis Hanı Abdal Han’ın ve cümle ahalinin huzurunda olmadık gösteriler yaptıktan sonra ısrarlar karşısında son bir marifet sergilemek üzere meydana çıkar. Çelebi’nin dilinde hikâye şöyle akar gider:

“Bir de ne görelim, çuvalın içinden bir gürültü, şimşek ve bir hareket belirip çuvalın ağzından dışarı iri büyük bir yılan başı çıktı. Dışarı süzülüp toprak üzerine kıvrılarak şiddetli sıcakta güneşe karşı çöreklendi, yattı. Ancak soludukça büyümede, gözleri meşale gibi ışık vermede, dişleri fil dişi kadar olmada ve ceylan tüyü gibi tüyleri belli olmada idi. O yılan bu hâl üzere meydanda yarım saat durunca vücudu fil cüssesi kadar oldu. Daha sonra o şiddetli sıcakta uzanıp uzun vücuduyla gerindi, sündü, biraz gezinip yine Molla Mehmed’in yanına geldi. Molla Mehmed:‘Bu ejderhaya bineyim’ deyince öyle bir kuyruk vurdu ki Molla Mehmed tepesi üzere düşüp purpotur olup meydanda dermansız kaldı. Bu kere seyircilere telâş el verdi. ‘Bu ejder Mollaya böyle edince ya bizim hâlimiz ne olur?’ diye insanlar kaçışmaya başladılar ve ister istemez sarayın dağ kapısını kırıp kaçtılar. Hemen Molla Mehmed yerden kalkıp çuvalından kırmızı çubuğu çıkarıp ejderhaya vurdu, ejderhaya binip kafasını ve kuyruğunu yukarı kaldırdı.

Saray meydanında gıjgırıp ağzından ateşler saçarak kuyruğuyla yerdeki toz toprağı nadaz nadaz edip kara top bulutları göklere yükseldi. Yine gezip dolaşarak halkı birbirine katardı. Bunca insan donup kalırdı, bir nicesi yerlere yatardı. Hatta zavallı ekmekcibaşı korkusundan sar’a tutup bayıldı. Paşa bu perişan hali görünce; “Bre Molla Mehmed melun! Bre ha sen bunu unutma ha! diye bağırdı. Molla Mehmed bildi ki paşa üzülmüştür. Hemen ejderha ile bir kere dolaşıp ejderiyle paşa kasrının altına gelip,‘Paşa seni yaradana ısmarladım. Yâhû duâlar seni! deyip ejderine binerek hanın bağı kapısından dışarı çıkıp insanların gözü önünde dağlara gidip kayboldu.”

Vay ki vay, geldiğimden beri bu şehirde ya ejderler çıkıyor karşıma ya da yılanlarla sarı canavarlar. Ama normal. Tarihin bunca derin katmanlarına sahip bir yerde, o kadar hikâye birikmiştir ki hiç biri sadece kendi kabında kalamaz elbet; taşar gider. Nereye kadar gider derseniz, bakarsınız Anadolu’yu aşıp Akdeniz’i geçer Atlantik kıyısına varır. “Nasıl yani?”diyecek olursanız bakın şöyle:

Molla Mehmed, Paşanın celallenmesinden ürkerek kaçıp gittikten sonra Evliya Çelebi, hanın ağzından bir büyük kültür bağını, Magrip ile Anadolu arasındaki bir canlı ilişkiyi hikaye eder. Bitlis Han’ı, Paşa’yı yatıştırmak için şunları söylemiştir: “Sultanım, vallah ve billah ve tallah üç yıldır bizdedir… Ancak Mâgrib-i zemin diyarında Marankuş Şehri’nde bu simya ilmini öğrenmiştir. Yohsa bu bir hayaldir. Bundan halka bir zarar isabet etmez”

Bitlis Hanı Abdal Han’ın sözlerindeki hakikat ve Bitlis’in kültürlerarası bağlantısına alamet şudur ki, onu da ben beyan edeyim: Evliya’nın sözünü ettiği Magrib-i zemin bugünkü Fas ülkesidir. Marankuş şehri ise bugünkü Marakeştir. Bu şehrin efsane meydanı Jmaa El Fna‘da Çelebi’den önceki zamanlardan beri Molla Mehmed gibi hünerler sergileyen cambaz, sihirbaz taifesi her akşam gelip nafaka çıkarır. Günümüzde sadece bu meydan değil meydanın hünerbazları da UNESCO korumasındadır.

Evliya Çelebi’nin oralara gitmediğini biliyoruz, Bitlis Hanı’nın da yol düşürdüğünü hiç sanmıyorum. Ama korumaya çalıştığı simya ilmi sahibi Molla Mehmed ya oralara gitmişti ya da giden birilerinden bilgi alıp aktarmıştı. Marifetlerinin Marakeş kökenli olması kadar kendisinin de Magribi olması mümkündü. Her ne hal ise, Arap coğrafyacıların “Magrip el Aksa” yani “en uzak batıdaki topraklar,” dediği Atlantik Okyanusuna yaslanmış diyar ile Bitlis’in arasında belli ki 17. yüzyılda bir iletişim kurulmuştu. Evliya Çelebi’de ayrıntılar üstündeki maharetiyle bu ilişkiyi günümüze taşımıştı.

BİR BİTLİS MASALI

Madem söz buraya kadar geldi, bir Bitlis masalının vaktidir diye düşünüyorum. Magrip’ten Basra kıyılarına, oradan Delhi yakınlarındaki yılancı köylerine kadar pek çok yerde dinlediğim bu masal bir Şahmaran macerası. Bitlis efsaneleri bölümünde Avcı Kasım Masalı başlığıyla yer alıyor. Ballandırmasını Evliya Çelebi’ye bırakıp özetini şöyle vereyim: Bir tarihte Bitlis’te Avcı Kasım isminde bir adam yaşarmış. Lakabı merakının sıfatıymış. Av düşkünüymüş adam. Günlerden bir gün av peşinde dağ bayır dolaşırken harikulade bir yılanla karşılaşmış. Derisi, pulları, rengi daha önce hiç görmediği kadar güzelmiş. Çöreklenmiş yatan yılanı hayranlıkla seyreden Avcı Kasım’ın karşısına birden bire ikinci bir yılan çıkmış. Yeni gelen son derece çirkin, pulu yaldızı dökülmüş, ihtiyar ve yara bere içinde bir yılanmış.
Bu melun gelip çöreklenmiş güzel yılanın üstüne. Çullanmış ve çiftleşmeye başlamış. Durumdan etkilenen Avcı Kasım silahını doğrultup durumu halletmek için tetiğe bastığında fişek öyle bir gitmiş ki güzeller güzeli dişi yılana değmiş, bedenini parçalayıp öldürmüş. Yaşlı yılan ise ağmış gitmiş. Hikâye bu ya o güzeller güzeli yılan, yılanlar şahı Şahmaran’ın karısıymış. Meselenin aslını öğrenen şah cezalandırmak üzere Avcı Kasım’ı yakalatıp huzuruna getirmiş. Canını kurtarmak için olayı bütün açıklığıyla anlatan Kasım’ın sözlerine Şahmaran inanmamış. Âlemdeki bütün yılanların huzuruna getirilmesini emretmiş.

Yeryüzünde ne kadar yılan varsa hepsi Şah’ın sarayına toplanmış, biri hariç. Hasta ve yaşlı olduğunu söyleyerek gelmeyen yılan, Kasım’ın kurşunundan kurtulan yılanmış. Nitekim o da yaka paça getirilince mesele anlaşılmış ve Şahmaran, olayı kimseye anlatmaması için Kasım’ı bin bir tenbihle serbest bırakmış. Bir de mükafat vermiş. Kasım’ın ağzına tükürmüş ki âlemdeki canlıların, kuşların, böceklerin, tilki ve sansarlar ile balıkların dilini anlasın diye. Evine dönen Avcı Kasım sessiz sakin yaşantısını sürdürürken günlerden bir gün dayanamayıp karısına olan biteni anlatmış. İşte o gün olanlar olmuş. İçi hafifleyen Kasım çıkmış bahçede dolaşırken kümesteki tavukların birbiriyle konuşmalarını işitmiş. Ak tüylü olan tavuk diğerlerine diyormuş ki, “dilini tutamayan Avcı Kasım üç güne varmaz ölür.” Bu haberi alan biçare Kasım üç gün içinde ölmüş.

Bitlis kültürü daha nice masallar efsanelerle dolu bir büyük hazine elbette. Şehrin araştırmacıları yanı sıra şair ve edebiyatçıları da ürün vermeye devam ediyor. Yeni yayınlanan eserler arasında Cesim Çelebi’nin Güzel Şehir adlı tarih ve kent kültürü kitabı, Cihan Çelikol’un yayınladığı edebiyat dergisi sayılıyor. Bitlis’te gerçekleşen sevindirici gelişmelerden biri de Eren Üniversitesi’nin varlığı olarak gösteriliyor.

Törehan Serdar’ın söylediği gibi “Bitlislilerin her şeyden önce kendileri için Bitlis’e bakmaları ve güzelleştirmeleri lazım.” Şehirden çıkarken heybemde bir demet hikaye vardı. Peki ama Evliya Çelebi’nin sırdaşı “Dehdivan Dağı”nda hangi tılsımlar saklıydı acaba? Dağ bunları Evliya’ya açık etmiş miydi? Seyahatnamede bu dağla ilgili anlattıklarını biliyorduk ama neleri kendine saklamıştı Evliya Çelebi kim bilir.

Bitlis’ten Van Denizi’ne doğru yola çıktık. Bu şahane suya “deniz” demem yadırganmış olabilir ama buralarda öyle biliniyor. “Van Gölü” demek kadar “Van Denizi” ya da Evliya Çelebi’nin diliyle “Van Deryâsı” demek de bu suya yakışıyor. Ben de buralarda gezinirken kâh birini kâh ötekini kullanacağım, hoş görüle. Bitlis’ten ayrıldıktan sonra dağlar arasından döne dolaşa bir çeyrek yol gittikten sonra Rahva düzlüğüne indik. Deniz’e varmak için bir çeyrek daha araba sürmek gerekecekti.

RAHVA HANI

Vaktiyle on üç saat süren bu menzilde sarp dağların bitip Rahva Düzlüğü’nün başladığı yerde bir han kurulmuştur. “Bütün Anadolu diyarının en büyük hanlarından biri bu Rahva Hanı’dır” derler. Buranın bir adı da El Aman Hanı. XVI. yüzyılda Hüsrev Paşa tarafından yaptırılan külliye, hanı, hamamı, dükkanları, camii, ahırı ve konaklama odalarıyla geniş bir alana yayılmış. Bir dönemin kervan yolları üstündeki bu konaklama tesisleri tüccarlarla devecilerin ve kim bilir ne diye yola revan olmuş yolcuların her ihtiyacını ve güvenliğini sağlamak için kurulmuş.

Yolların konforu ve tüccarların güvenliği yerel muktedirlerin temel vazifelerinden biridir malum. Ama aynı zamanda gelir kaynakları arasında kervanlardan alınan vergiler de önemli bir yer tutar. Bu nedenle kervanın güvenliği kadar konforu da önemlidir. Evliya Çelebi, kervancıların rahatı için Hüsrev Paşa’nın kervansarayından ve yol boyuna yaptırdığı irili ufaklı barınaklardan da söz ediyor. Pek ender görülen bu yol boyu barınakları ne yazık ki günümüze ulaşamamış:

“Yanında asla yerleşim yeri ve yapı yoktur. Hatta hayrat sahibi olan merhum Hüsrev Paşa bu handan ta Van diyarına varıncaya kadar ve yine bu handan ta Bitlis Şehri’ne gelinceye kadar bu hanın sağında ve solunda tam 13 saatlik yere bu Rahova Sahrası içinde içi boş kemer yapılar yapmış ki kış günlerinde tüccarlar, seyahat edenler ve ziyaretçiler bu Hüsrev kemerleri altından geçeler ki yaz aylarında serin ola, kış aylarında da sıcak ola.”

Bitlis’ten çıktıktan sonra göz açıp kapayana kadar Rahva Han’ın önüne yanaşmıştık. Tam karşısında kireç ocağına benzer bir büyük şantiye çalışıyordu. Bu hanın yıllar önceki yıkıntı halini bilirim. O zaman da durur, içini dışını gezer, avlusuna odalarına girer çıkardık. Bütün terk edilmişliğine rağmen ihtişamından bir şey kaybetmemişti, ayağa kaldırılmayı bekliyordu. Bugün Rahva Hanı’nın kapısını çalmadan giremiyorsunuz. Vakıflar Genel Müdürlüğü ile Bitlis Eren Üniversitesi’nin birlikte onardıkları yapı 16 bin metrekarelik alana sahip. Toparlandıktan sonra tam tekmil bir kültür merkezi olarak kullanıma hazır hale getirilmiş. 300 kişilik toplantı ve kongre salonu, iki büyük iki küçük sinema salonu, sergi mekanları, mükellef bir restoranı bulunuyor.

Bütün mesele şimdi iki kentin ortasında bulunan bu hanın, Tatvan ile Bitlis’e hemen hemen eşit uzaklıktaki bu harika mekânın nasıl ve kimler tarafından kullanılacağında. Yapının taş duvarları, yer döşemeleri, teşrifatı her şeyiyle tamamlanmış, bir tek insan soluğu eksik içinde. Bilirsiniz binaların yaşamaya başlaması ve hayatta kalması için en önemli koşul insan nefesinin sıcağıyla ısınmasıdır, yoksa biter. Rahva Han’ın içinde bolca nefes alıp verdikten sonra çıktık.

Çok sürmedi, Tatvan yol ayrımına varmadan hemen önce Çekmece Köyü’ne sapan ara yola girdik. Van Denizi’ne yakındık ancak göremiyorduk. Köy yolunda ilerlerken deniz arkamızda kaldı. Yükselmeye başladık. Az sonra ulaştığımız Çekmece Köyü kendi halinde bir yerleşimdi. Hemen girişine birkaç besi damı yerleşmişti, evlerin ağaçlıklı küçük bahçeleri vardı. Köyün içinden geçerken birkaç bezgin köpek arabaya yeltendi sonra vazgeçti. Köyün dışında yol iyice sarplaştı. Biraz daha çıkınca sol tarafta kayak tesisinin telesiyej direkleri belirdi.

Tepeye kadar uzanan hat kış aylarında şenlikli hale gelen kayak pistinin başına çıkıyordu. Burası her ne kadar seyirli bir pist olsa da pek uzun değildi. Çıkış bitip de deve sırtı gibi bir yere varınca bölgedeki en seyirli noktalardan birine gelmiştik. Burası Nemrut Yanardağı’nın krater ağzıydı. Deniz seviyesinden neredeyse iki buçuk kilometre yüksekteydik ama önümüz ardımız derya denizdi. Son olarak 1440 yılında patlayan Nemrut Dağı kraterinde bir dizi göl, buz mağaraları, buhar bacaları, ılık ve soğuk göller oluşmuş.

Van Denizi’nin batı yakasından geçerken yolu çevirip bu sırta bir çıkmak gerek; bir tarafta Van Denizi, öbür tarafta Nemrut Krater Gölü’nü seyretmenin tadına doyum olmuyor. Mevsim uygunsa hafif bir esintiyle birlikte göz alabildiğine uzanan Van Denizi’nin kokusu geliyor. Kar bastırmışsa bembeyaz ovada Göl parlak lacivert bir leke gibi görünüyor. Hava açık, bulutlar yüksekteyse Gölün ötesinde Artos Dağı, berisinde Süphan Dağı hayal meyal beliriyor. Hepsiyle birlikte arkadaki krater gölü insanı çepeçevre kuşatan bu eşsiz manzarayı tamamlıyor.

O gün hava pusluydu. İki gölü seyretmekle yetindik. Eğer niyet edip buraya kadar geldiğimiz köy yolunu devam etseydik irili ufaklı beş göl çıkacaktı karşımıza. Türkiye’nin en büyük krater gölü Soğuk Göl, kıyısındaki gözelerde sıcak suların kaynadığı Ilık Göl, derken hepsini görebilecektik. Fakat Ahlat’a akşam inmeden varmamız gerekiyordu. Geldiğimiz yoldan sahile indikten sonra seyirli bir yolculukla Van Denizi’nin kuzey kıyısında araba sürdük.Suyun kıyısında kurulmuş köylere büyük sürüler iniyordu. Sıkça duralayarak yaptığımız yolculuk üç çeyreğe yakın sürdü.

AHLAT

Bitlis’in Ahlat ilçesi Anadolu tarihinde büyük önem taşıyan bir ören yeriydi. Dantel gibi işlenmiş Selçuklu mezar taşları dönemin sanat düzeyini yansıtıyordu. Ahlat, Urartulardan günümüze kadar yerleşimlere sahne olmuş. Bir dönem bölgenin en zengin ve mamur kentlerinden biriyken yapılan bu taşlar pek de bildik alışıldık mezar taşlarına benzemiyor. Boyları 3-4 metreyi bulduğu gibi nakışları da son derece ilginç. Taşların boyları ölen kişinin toplumsal konumuna göre belirleniyor. Motifler ise stilize ejderlerden geometrik çizimlere, girift bitki dallarından hayvan figürlerine kadar oldukça zengin bir çeşitlilik taşıyor. Bazı taşlar tek bir tarzda işlenmiş, bazılarında ise hepsi bir arada kullanılmış. En önemlisi her taşı yapan usta imzasını açık seçik işlemiş.

Ahlat ören yerinin etrafı uzunca bir süre açıktı, her taraftan girilip çıkılıyor, her taşın yanına gidiliyordu. Duvarlarla çevrilerek girişe bir idari bina yapıldıktan, gişeler kurulduktan sonra biraz daha kontrollü hale geldi. Son olarak bu hazinenin içinde dolaşacak olanlar için ahşap travertenlerden yürüyüş yolları yapıldı, güzergahlar belirlendi, öyle her yere girilip çıkılmıyor artık. Ahlat ören yerinden ayrılırken güneş iniyordu. Önümüzde uzun bir yol vardı. Göl kıyısında giderken ışıklar bize son bir şans vererek Süphan Dağı’nı olanca güzelliğiyle gösterdi.

“Bu Ailcevaz Kalesi’nin kuzey tarafında gökyüzüne doğru başını uzatan Sübhan Dağı ki yeryüzünde Batlamyus Hekim sözünce 148 adet büyük dağlar vardır. Biri de Sübhan Dağı’dır. İsimlenmesi sebebi odur ki bu yüksek dağın kuzey tarafında Malazcirt Kalesi taraflarında büyük bir mağara vardır. O mağaradan hâlen “Ya Sübhan!” lafzı duyulduğu için Sübhan Dağı derler,”diye Evliya Çelebi’nin anlattığı dağtam karşımızdaydı. Durup seyrine baktık. Güneş bizim geldiğimiz taraftan karlı başını aydınlatıyordu. Kırmızı bulutlarla başa bırakıp yola devam ettik. Arabanın farları zaman zaman yola fırlayan yabani tavşanları, tilki yavrularını aydınlatıyordu. Çok geçmeden radyoda bir hava başladı.
Giderem Van’a dogri oy aman aman aman,
Yolum İran’a dogri kız elinden el aman
Kes başım kanım aksın oy aman aman aman
Kıymet bilene dogri kız elinden el aman
SEYYAHLARIN GÖZÜNDEN

Evliya Çelebi’den 10 yıl sonra
TAVERNİER
1665

Halep’ten Bitlis’e giderken kente yaklaşıldığında, tam bir gün boyunca sarp ve yüksek dağlarda yürünüyor ve bu dağlar kentin iki mil ilerisine kadar devam ediyor… Kent, birbirine ancak bir top atımı uzaklıkta iki yüksek dağın arasında; kale her iki dağa eşit uzaklıkta ve hemen hemen Montmartre tepesi yüksekliğindeki bir tepenin üstünde. Tepe kelle şekeri biçiminde ve her yanı o kadar sarp ki ancak döne döne oraya çıkılabiliyor. Yukarısı büyük bir düzlük görünümünde ve kale de bu düzlüğe yapılmış; kaleye giriş çıkış iner kalkar üç köprüyle sağlanmakta… Kent tepenin eteklerinde her iki dağa kadar uzanıyor ve iki kervansarayı var. Kervansaraylardan biri kentin eteğinde; diğeri kentin dışında; tüccarlar daha çok kentin dışında kalmayı yeğliyorlar: Çünkü yakınlardaki dağlardan inen ve sokaklardan geçen beş altı çay kabardığında, kentin içindeki kervansaray bir anda suyla doluyor.

BİTLİS KAYNAKÇA

– ALGON Atilla Van Gölü’nün Gemileri, Naviga 2011.
– DANKOFF Robert, Evliya Çelebi in Bitlis, Hollanda 1990
– IŞIK Haydar, Bitlis Beyi Abdal Han’a Gönderilen Kanlı Ekmek, Peri yay.
– KÜHREVİ Kasım, Seyahatnamelerde Bitlis, AKSAV
– KOHLER Wilhelm, Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Kürt Şehri Bitlis, Peri yay. 2011.
– KALAFAT Yaşar, Ahlatşahlar’dan Günümüze Bitlis ve Çevresinde Halk İnançları, Berikan yay. 2009.
-ÖZÜKAN Bülent, Doğu’nun Denizi Van Gölü ve Doğu Anadolu, İstanbul 2004.
– SARICA Bedri, Evliya Çelebi’ye göre Van Gölü ÇEvreside Türkler ve Türkçe,
A.Ü.Türkiyat Araştırmaları Enst. Dergisi Sayı: 40, Erzurum 2009.
– SERDAR M. Törehan, Dünden Bugüne Bitlis, Bitlis Valiliği, Yayınları, İstanbul.
– SERDAR M. Törehan, Mevlana Âşık Şükrî Bitlisi, Bitlis Valiliği, Bitlis 2008.
– SERDAR M. Törehan, Bitlis’in Sarıklı Kahramanları, Bitlis 2012
-ŞEREFHAN, Şerefname, Hasat yayınları, İstabul 1990.
– ULUÇAM Abdusselam, Ortaçağ ve Sonrasında Van Gölü Çevresi Mimarlığı
Kültür Bakanlığı 2002.
– WİLHELM Kohler, Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Bitlis ve Halkı, Alan
Yayıncılık, İstanbul 1989
– ZOBYAN Bedros, William Saroyan’la Bitlis’e Doğru, Aras 2008.
– Amerika’dan Bitlis’e William Saroyan, (Derleme)Aras
– Bitlis Tarihi Mezarları ve Mezarlıkları, Kültür Bakanlığı 2001.