Hemşinliler; Fırtınada Doğan Halk

Yolun gittiği son yer olan Trovit’te minibüsten indiğimizde çıkmamız gereken dimdik aşıt karşımızdaydı. Sırta çıktığımızda yolun zor kısmını tüketmiştik, Palovit Yaylası’na inecek ve sonra Palovit Vadisi boyunca akan berrak suyla beraber yokuş aşağı yürüyecektik.

Yazı: Mustafa Alp Dağıstanlı / Fotoğraf: Umut Kaçar

Yıl 1993’tü, Ağustos ortasıydı. Çamlıhemşinli arkadaşımız Mehmet Demirci’yle beraber onların yaylası Amlakit’e gidiyorduk. Şimdi arabalarla ulaşılan ve şu sıra fiyakalı “yeşil yol” adıyla tabiatı yırtarak birbirine bağlanmak istenen yaylalara çıkmak için yürümekten başka yol yoktu. Toplam dört saatlik yürüyüşle Amlakit’e varmıştık ki, evler başlamadan hemen önceki küçük bir düzlükte kadınlı erkekli bir horon yaylanın nasıl şenlendiğini haber vermişti. Hemşinlilerin Vartevor dediği yayla şenliğinin içindeydik.

Akşam yemeğini Mehmetler’de yedik ama yatmak için yaylanın ahşap kahvesinin üst katındaki odalara yerleştik. Hava yeni kararmış, yayla ahalisi kahveye doğru akmaya başlamıştı. Tulum ısınma-ısındırma cilveleri yapıyordu ve birden silahlar patlamaya başladı. Havaya sıkan sıkana… “Yukarıdayız, dikkat” diye bağrışmalarımız nafileydi; kendimizi hemen aşağı attık biz de. Horon bu sefer kahvenin geniş sayılabilecek mekânında dönüyordu. Bir de, gündüzünkinin aksine, kadınlar horona girmiyor, horon halkasının ortasında (buraya “maşallah dibi” diyorlar), kimileri de duvar dibindeki sandalyelerde oturuyor, alkış tutuyordu.

Yorulan, dönen insan halkasından kan ter içinde çıkıp kendini dışarı atıyor ve “rakı ocağı” olarak çalışmakta olan çay ocağından bardağını kapıp soluklanıyor, sonra artan bir coşkuyla horon halkasına tekrar katılıyor ve tekrar katılıyordu. Ertesi sabah, kahvaltıdan sonra neredeyse bütün yayla halkı seferber oldu. Amlakit’in bir yaylası daha var aslında: Kotençur. Daha yüksek bir yayla. Vadinin batı yamacına çıkmak gerekiyor oraya gitmek için. Küçük gruplar halinde yola çıkıldı. Bir on beş dakika kadar yürüyüp yamaçta yükselmeye başlamıştık ki, Mehmet mola verdi: “İşte bir puğar!” Yani küçük bir pınar. Adet gereğince, puğarda oturup, nevaleyi çıkarıp en azından bir tek rakılık mola veriliyor.

Moladan kalktık, daha on dakika bile gitmemiştik ki, yine bir puğara rastladık; hadii, yine otur, bardakları doldur… Bir baktım, bütün yamaç bizim gibi oturup puğar molası veren öbek öbek insanlarla dolu. Yamacın özellikle o bölümünde neredeyse adım başı bir yerden bir su çıktığı için evlerin bulunduğu yere varıncaya kadar enikonu çakır keyif oluyorsunuz.

Kotençur daha havadar bir yayla, ama o zaman bile sadece iki evde hayat vardı; gerisi metruktü. Yaylanın üstündeki sırt, koca kayalarla bezeli güzel bir düzlüktü ve bir de göl vardı. O gölün suyu, yamaç aşağı akıp yaylaya gelmeden yayılarak süzülüyordu işte…

Akşam yine horon, yine tulum… Ertesi gün yine.

Hemşinlilerin sadece bazı yaylalarda sürdürdüğü bir de Hodoç Şenliği var ama Vartevor, Hemşin yaylalarının neredeyse tamamına yayılan bir etkinlik ve herkes için önemli. Yazı yaylada geçirenlerin yanı sıra, köylerde kalıp kış hazırlıklarıyla meşgul olanlar da sırf Vartevor için yaylalarına çıkıyor. Şenlik bitince de hep beraber iniliyor.

Kaçkar Dağları’nın eteklerine yayılan vadilerle ve derelerle yarılan, ana hattını Fırtına Vadisi’nin oluşturduğu bu coğrafya Hemşinlilerin “seçilmiş” yurdu. İşte buraya gelip en ilginç ve gizemli etnik gruplardan birini “oluşturmuş” Hemşinliler.

Peki, nereden gelmişler?

Türkiye’deki bütün etnik grupları Oğuz boylarına, Türk soyuna, Orta Asya’ya bağlamaya hevesli sözde teorilerle oyalanmayalım. Hemşinlilerin Ermeni kökenli oldukları Osmanlı belgelerinde de yazıyor. Osmanlı’dan iyi bilecek durumda değiliz. En iyisi, bu çetrefil hikâyeyi ana hatlarıyla özetleyelim:

Araplar 7. yüzyıl ortasında Ermenistan’ı istila etmiş ve Kuzey Kafkasya’ya doğru yayılmıştı. 8. yüzyıl sonuna doğru Ermenistan’daki Arap valisi, baskıcı ve şedid politikalarına zaten ağır olan vergi yükünü daha da arttırmayı ekleyince Prens Shapuh Amatuni ve oğlu Hamam önderliğindeki kalabalık bir grup Ermeni, 789-90’da Aragatsotn kantonundaki yurtları Oshakan’dan göçüyor. (12.000 kişi oldukları rivayet ediliyor ama tarihçiler bu sayının, istatistikî bir veri olmadığını, göçen nüfusun çokluğunu belirtmek için sembolik bir anlam taşıdığını söylüyor.) Bugünkü Göle’ye geliyorlar, Arap birlikleri de peşlerinde. Bunun üzerine Bizans hâkimiyetindeki Pontus’a yöneliyorlar. İmparator 6. Konstantin, onları iyi karşılıyor ve Fırtına havzası diyebileceğimiz bölgeye yerleştiriyor.

Hamam’ın liderliğindeki Ermenilerin de yerleştiği Tambur şehri Persler tarafından yerle bir ediliyor. Daha sonra Hamam şehri kendi adıyla yeniden kuruyor: Hamamaşen (Hamam tarafından kurulan anlamında). İşte bu isim zamanla Hemşin’e dönüşüyor.

Bu vadiler ve yaylalar sistemindeki köylerde yaşıyor Hemşinliler. Nasıl Kotençur’da artık yaylacılık sona erdiyse, yaz kış yaşanan birçok köy de sadece yazları geçirilen yaylalar haline geldi. Hayat zordu yükseklerde. Eskiden köy olan bu yaylalara birkaç kere kışın ortasında gitmiştik birkaç arkadaş. Mesela Çamlıhemşin’in Çinçiva (yeni adı Şenyuva) köyünün yaylası Sal’a (2100 metre yükseklikte) 2007 Şubat’ında 11 saat yürüyerek çıkamamış, akşam kamp kurup ertesi gün 4-5 saat daha yürüyerek ancak ulaşmıştık. Sırt çantalarımız ağırdı, o sene çok kar vardı; hediklerle yürüyorduk. Yaylaya vardığımızda gördük ki, evler çatılarına kadar kar altındaydı. Ekipteki arkadaşlarımızdan Savaş’ın yaylasıydı Sal. Evin kapısına ulaşmak için küreklerle merdiven açma işine girişmiştik ve ancak 3-4 saat sonra eve girebilmiştik. Hemşinlilerin bir kısmı işte bu zorluklar altında yaşıyordu eskiden. Şu son 30-40 yıl içinde bile bazı köyler yaz kış yaşanan yer olmaktan çıktı ve yazın gidilen yaylalara dönüştü.

Asıl olarak hayvancılık yapıyorlardı. Zaten ekilebilir toprakları az olan bir coğrafyadaydılar. Yaylacılık ekonomik bir faaliyetti; Mayıs gibi hayvanlarla beraber çıkılıyor, yaz orada geçiriliyor, hayvanlar yaylanın çimenine yayılıyor, insanlar kışlık otu hazırlıyordu… Et, yağ, peynir, bal Hemşinlilerin en değerli ürünleriydi; hâlâ çok değerliler. Ağustos sonu gibi de köylere iniliyordu. Hâlâ öyle.

Hemşinliler, o yüksek yaylalardan sahile yaklaşma eğilimi gösterdi bir yandan da. Bu, iktisadi bir gereklilikti her şeyden önce: ticaret, dünyaya açılma… Ve sahilde Lazlar vardı. Dolayısıyla Lazlarla ilişkilerini geliştirdiler.

Bizans hâkimiyetindeki bu bölgede Rumlardan, Lazlardan, Ermenilerden oluşan nüfusuyla Hıristiyanlar yaşıyordu. Hemşin köylerinde kiliseler, manastırlar vardı. Haçivanak, Apevanak gibi yayla isimleri de bunun işareti. Ermenicede “vank” manastır demek. Hemşin ve Çamlıhemşin’in yaylalarının adları da Ermenicedir hâlâ.

Tarihçileri uğraştıran meselelerden biri, Hemşinlilerin nasıl ve ne zaman Müslüman oldukları… Fatih Sultan Mehmed, Trabzon’u 1461’de fethetmişti, fakat 15. yüzyılın başında da Trabzon’un doğusunda yerleşik olarak yaşayan Müslümanlar vardı. Trabzon’un doğusu Yavuz Selim (hükümdarlık dönemi 1512-1520) tarafından Osmanlı topraklarına katıldı. Esas İslamlaşma da 16. yüzyıl sonunda sahilden başladı; dolayısıyla asıl olarak sahil şeridinde yaşayan ve dış etkilere açık olan Lazlar önce, peşi sıra da Hemşinliler. Ermeni tarihçilerin (mesela Hovann Simonian) dediği gibi, ilişkide oldukları Lazların Müslümanlaşması Hemşinlilerin Müslümanlaşmasını da kolaylaştırdı, tetikledi, teşvik etti.

Bu İslamlaşma süreci, şüphesiz, öyle bir çırpıda gerçekleşmedi; birkaç yüzyıl sürdü. Hemşin’de camiler görünmeye başladı, ama bunların sayısı 19. yüzyıla kadar parmakla sayılacak kadar azdı. Gerçi, Anadolu köylerinde Osmanlı döneminde şimdiki gibi bol bol cami zaten yoktu. Hemşin yurdundaki en eski cami, Simonian’dan aktarıyorum, Senoz Vadisi’nde, Çötenes’te (Ormancık) 17. yüzyılda yapılmıştı (belki 1640; şimdiki cami 1826 tarihli). 19. yüzyıl sonundan öncesine ait öbür iki cami de Hemşin’in şimdiki Mutlu mahallesinde (eski Bodullu köyü) 1774 ve 1791’de yapıldı.

Hıristiyanlık yavaş yavaş eridi. Bu erime de birkaç aşamada oldu. Kimileri 20. yüzyıl başına kadar Hıristiyan kalmakta ısrar etti. Kimileri aslen Hıristiyan olarak kaldı ama Müslüman göründü. Kimileri iki dini bir arada yaşadı; tarihte bunun çok örneği var. Bunlar yarı Müslüman, yarı Hıristiyan’dı (keskes, yani yarım yarım). Kimileri de samimiyetle İslam’ı benimsedi.

19. yüzyıl başında, bayağı azalmış da olsa, hâlâ Hıristiyan bir nüfus vardı Hemşin köylerinde, bazı kiliseler de ayaktaydı, ama artık papazları yoktu. Fakat yazının başında bahsettiğim Trovit yaylasından hemen önceki Elevit’teki (son Hıristiyan köy: Eghiovit, şimdiki Yaylaköy) Khach’ek’ar – Haçkar – Kaçkar (yani, taştan haç) Manastırı’nda bir rahip hâlâ vardı. 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra İslamlaşma arttı; 1869’da Hemşin nahiyesinde 15 kadar cami, 40 kadar mescit vardı.

Bu İslamlaşma sürecinin ayrıntılarına girmeyelim şimdi; Hemşinlilerin, Lazların, hatta Doğu Karadeniz’in iyi bilinmeyen, iyi araştırılmamış meselelerinden biridir bu. Ama şimdi daha da az bilinen bir konuyla biraz ilgilenmemiz gerekiyor. Bu İslamlaşma sürecinin bir yerinde 18. yüzyılın ortalarında, Hemşinliler içinde önemli bir ayrışma gerçekleşiyor. Bir grup, Hemşin’den ayrılıp Hopa’ya ve Borçka’ya göçüyor.

Bu göç o zaman için bir ayrışma değildi belki, bilemiyoruz; araştırılmaya muhtaç bir konu ve belki de Osmanlı kaynaklarında bir açıklaması uyumakta. Ama bugün için önemli. Çünkü Hopa (Doğu) Hemşinlileri (Hamşetsi) bugün Ermenicenin bir lehçesi olan bir dil, Hemşince (Hamşetsnag), konuşuyor ama batı Hemşinlileri böyle bir dile sahip değil.

1877-78 Osmanlı-Rus savaşında (Hicri 1293 yılına tekabül ettiği için genellikle “93 Harbi” diye anılır) Doğu Karadeniz’den Lazlarla birlikte Hemşinliler de batı illerine, Sakarya ve Düzce civarına kaçtı. Bu sonradan “Batılı” olan Doğu Hemşinlileri de dillerini korudu. Dolayısıyla, şunu söyleyebiliriz: Türkiye’de başka bir dile ihtiyaç duymadan Hemşince konuşan 35.000 ila 50.000 kişi yaşıyor.

Hopa’nın Hendek köyünde kadınlarla konuşuyoruz. Çay zamanı. Çay toplama işinde Gürcüleri çalıştırıyor birçok aile. Evin genç gelini, “Birkaç Ermeninin geldiği de oldu çay toplamak için” diyor. Anlaşabiliyorlar mı? “Eh! Çat pat…”

Hopa, Kemalpaşa ve Borçka köylerinde 15 yıldır Hemşince kök kelime toplayan (2500 kadar toplamış), bir Hemşince sözlük hazırlayan Harun Aksu’nun söyledikleri de benzer sayılabilecek bir durumu yansıtıyor: “Hemşince konuşarak Ermenilerle yüzde 20 anlaşılabilir. Daha doğrusu, basit gündelik diyalogları sürdürebilirsiniz, ama bir hikâyeyi derli toplu anlamanız, bir meseleyi tartışmanız-konuşmanız imkânsızdır.”

Zaten Hemşinlileri araştırmak, röportajlar yapmak için Ermenistan’dan gelen gazeteciler de yanlarında tercümanla dolaşıyor. Halbuki, Harun’un demesine göre, Hemşincedeki kelime dağarcığının yüzde 70’i Ermenice, yüzde 20’si Farsça-Arapça-Türkçe, yüzde 10’u da Lazca ve Rumca.

Hemşince, Batı Ermenicesinin lehçelerinden biri. Bert Vaux’nun dediği gibi, hem en arkaik hem de modern Ermenicenin en yenilikçi varyantlarından biri. Arkaik olmasını Ermeni dünyasından izole ve edebi Ermenicenin etkisinden sakınmış olmasına, yenilikçiliğini de yakın ilişkiye girdiği Lazca ve Türkçeyle etkileşimi içinde kendine has değişiklikler yaratabilmesine borçlu.

Bu dil, Hemşinlilerin Ermeni atalarıyla arasındaki tek kültürel bağlantı; Hemşince konuşan Doğu Hemşinlilerin, diyelim. Bu grubun yaşadığı yerlerde ne bir kilisenin varlığı biliniyor, ne Ermenice yer adına rastlanıyor, ne de Hıristiyanlıkla bağlantılı başka bir ritüel var. Hopa Hemşinlilerinde buna eklenebilecek tek şey şu: Ölülerini, Hıristiyanlarda olduğu gibi, tabutla gömmeleri. Genellikle. Çünkü sorduğum bazı Hemşinliler de kefenle gömdüklerini söyledi. Ayrıca, gömme adetleri tam bir kanıt sayılamaz, çünkü tabutla gömen Lazlar da var, gerçi onlar da Hıristiyanlıktan dönme.

Öyle anlaşılıyor ki, Hopa’ya göçen Hemşinliler yeni vatanlarına geldiklerinde artık Müslüman’dı. Fakat Hemşin’den Müslüman olarak mı, yoksa Hıristiyan olarak mı ayrıldıklarını bilmiyoruz. Kaç kişinin ayrıldığını bilmiyoruz. Acaba Hopa yolunda mı Müslümanlaştılar, bu mümkün mü, bu yolculuk ne kadar sürdü; bunları da bilmiyoruz.

Kabaca, Fırtına Vadisi (ve çevre vadiler) diye tanımlayabileceğimiz bölgede yaşayan Batı Hemşinlilerinin muhafaza ettiği kimi kültürel öğelerin Hopa’dakilerde neden kaybolduğunun net ve basit bir cevabı yok. Neden Hopa’ya göçtüklerinin de net, beni ikna edecek bir cevabını okuduğumu söyleyemem.

Hem Batı hem Doğu Hemşinlilerinin hayat bağı, yaylacılık. Dinden ve bazıları dilden vazgeçebildiler ama yaylacılıktan vazgeçemediler. Tarih bunu gösteriyor. Geçimlerini böyle sağlıyorlardı. Çamlıhemşin köylerinde oturanlar, yol olmadığı zamanlardan bahsediyorum, yaylalarına 3-4 saatte, bazılarına 6 saatte, bazılarına en çok 12 saatte ulaşabiliyordu. Hopa Hemşinlilerinin yaylası Ardahan’a 30-35 km mesafedeki Bilbilan (ve civardaki başka birkaç yayla). Hopa’nın Zaluna (şimdiki Koyuncular) köyünde konuştuğum 80 yaşlarındaki iki adam, çocukluklarında, Bilbilan’a koyunlarıyla altı günde yürüdüklerini anlattı. Dönüş, 2650 metreden neredeyse deniz seviyesine inildiği için, dört gün sürüyormuş. Yaylacılığı böylesine meşakkatli bir hale getiren bir yeri neden yurt edindiler? Müslümanlaşma baskısından kaçmak bir açıklama gibi görünmüyor. Çünkü Hemşin havzasının hemen güneyinde, Kaçkar Dağları’nın ardında yaşayan Hıristiyanlar (Ermeniler) vardı, onlara karışabilirlerdi. Neden karışmadılar? Karışsalardı dilleri yakınlaşırdı. Anadolu’daki bütün Ermenilerin 18. yüzyıl ortalarında bir Müslümanlaşma baskısıyla oraya buraya kaçıştıklarına dair bir bilgi, bir kayıt yok. Yolda Müslümanlaştılarsa da Hopa gibi meşakkatli ve yabancısı oldukları bir coğrafyaya gideceklerine, artık rahat yaşayabilecekleri yurtlarına dönebilirlerdi… Osmanlı İmparatorluğu’nun sarsılan mali-iktisadi ve idari yapısı dolayısıyla ağırlaşan, gayrimüslimler için cizye, ispence gibi ek vergilerle daha da ağırlaşan mali baskılardan kurtulmak için göç ettikleri söylenebilirse de Hopa yine uygun bir yer değil. Çünkü merkezi otoritenin gücü Hemşin’in yüksek köylerinden daha çok hissedilir bu sahil kasabasında ve köylerinde.

Dahası, Hopa’ya gelen Hemşinliler Laz köylerine ve bazı köylerin mezralarına yerleştiğine göre, bunu Lazlarla mutabakat içinde yapmış olmalılar. Dahası, bir kitlesel göçten söz ettiğimize göre, bu mutlaka merkezi otoritenin bilgisi dahilinde gerçekleşmiş olmalı ve belki de Lazlarla varılan mutabakatta devletin de rolü olmalı. En azından, Osmanlı kaynaklarında bunun bir kaydı olmalı. Tarihçiler buyursun lütfen…

Bu mesele, Hemşinlilerle ilgili gizemini koruyan tek mesele de değil üstelik. Hâlâ tarihçilerin ilgisini bekleyen bir alan bu; sadece Hemşinliler değil, bütün Doğu Karadeniz ilgiye muhtaç bir alan.

Peki, batıdaki Hemşinliler dillerini nasıl unuttu? Öncelikle şunu söylemekte fayda var: dil unutulan bir şey! Osmanlı döneminde Anadolu’da Ermenice konuşmayan Ermeniler olduğunu biliyoruz, Kürtler içinde yaşadıkları için Kürtçeden başka dil bilmeyen Türkler olduğunu da.

Hemşinlilerin yurdu, bu yurdun ana ekseni Fırtına Deresi (Vadisi) hatırı sayılır önemde bir ticaret güzergâhıdır çok eski zamanlardan beri, Trabzon-Tebriz ipek yolunun geçtiği yerdir. Kalelerle donatılmış olması da bu güzergâhın önemini gösteriyor zaten: Zilkale (Kale-i Zir, yani aşağı kale) ve Kale-i Bâlâ (yukarı kale). Girenin, çıkanın, kaynaşmanın ve melezleşmenin, Hopa’da Hemşinlilerin yerleştiği ve daha kapalı cemaatler olarak yaşadığı bölgelere göre çok daha yoğun olduğu bir coğrafya parçasıdır burası. Bu ortam Müslümanlaşmayı kolaylaştıran etkenlerden biri olduğu gibi, dilin kayboluşuna da uygun sayılabilecek bir zemindir. Ama yine de araştırmaya muhtaç bir konu bu.

Çamlıhemşin ve Hemşin Hemşinlilerinin kelime dağarcığında 500 kadar Ermenice kelime var. Bunlar daha çok kap kacak, eşya, hayvan ve ağaç isimleri. Bu kelimelerin dikkat çekici bir özelliği de Hopa’dakilerin konuştuğu Hemşincedeki kelimelerle neredeyse aynı olması. Bu, iki grup arasındaki rabıtayı gösteren bir örnek. Durumu daha da ilgi çekici ve muammalı kılan şey şu: Çamlıhemşin ve Hemşin Hemşinceyi unutmuş, ama eski kültürlerine bağlanan unsurları onlar yaşatmış, Hopa ve Borçka’dakiler değil.

Vartevor şenliğini ele alalım. Yaylacılık Hopa Hemşinlileri için de varlıklarını tanımlayıcı bir olgu olmasına rağmen bu yayla şenliğiyle hiç ilgileri yok. Vartevor (Ermenice Vardavar), aslında, İsa’nın dağda dua ederken nur içinde parlamasını ve Musa ile Elijah’ın yanında belirmesini ve gökten de “Oğul” diye çağrılmasını her 19 Ağustos’ta kutlayan yortudur (İsa’nın Transfigürasyonu). Dahası, Ermeniler için Hıristiyanlık öncesine uzanan bir olgu. Hemşin yaylalarında artık bu dini kimliğinden tamamen sıyrılmış halde yaşatılıyor; Hemşin kimliğinin alamet-i farikalarından biri olarak.

Vartevor’un zaman içindeki başkalaşımı, “transfigürasyonu”, bugünkü Hemşin kimliğini anlamamıza yardımcı olabilir gibi görünüyor. Hopa’da da, Çamlıhemşin ve Hemşin’de de giderek daha fazla insan Ermeni kökenli olduklarını kabul ediyor, dile getiriyor. Fakat bu insanlar için de Ermenilik çok uzaklarda, gerilerde, artık kendileriyle alakalı olmayan bir yerlerde kalmış. Kendilerini Ermeni hissetmiyorlar. Yüzyıllar boyunca Hıristiyanlıkla Müslümanlık içinde, arasında, başka halklarla, en azından Lazlarla, Gürcülerle yakın ilişki içinde yaşayarak yoğrulmuşlar ve Ermeni olmaktan başka, kökü o olsa bile tamamen başka bir kimlik yaratmışlar. Hopa’da Hendek köyünde konuştuğum 60’larındaki bir kadın gülerek anlatıyor: “Oğlum, ‘Anne, kabul etmek gerekir ki biz eskiden Ermeniymişiz, oradan dönmüşüz’ diyor. Öyle. Şimdi de Hemşinliyiz işte. Önemli olan bunlar değil, nasıl bir insan olduğun…”

Çamlıhemşin’in Çinçiva (Şenyuva) köyünde konuştuğum 50’lerindeki bir adam da bir sırrı değil de alelade bir gerçeği söyleme rahatlığında “Eskiden Ermeniymişiz biz” diyor. Onun için de Ermenilik, kimliğini tanımlayan bir şey değil.

Hopa’nın Başoba köyünde, düğünden sonra, gece yarısı gelinin damadın evine girme töreninde bir çardak altında rakı içerek muhabbet ettiğimiz Hemşin erkekleri de eğlentili, gevşek bir sohbet içinde “Ne olmuş yani, bizim kökümüz Ermeni. Niye bunu söyleyemeyecekmişiz ki! Kökeninin Arap olduğunu, Çerkez olduğunu herkes nasıl rahatlıkla söylüyorsa biz de Ermeni olduğumuzu söylüyoruz işte, neden çekineceğiz” diye anlatıyor.

Gürcistan sınırındaki Sarp’ın Kazımiye köyünde, Harun Aksu’nun tercümanlığıyla konuştuğum 90’ına yakın kadın da gayet net olarak söylüyordu eskiden Ermeni olduklarını. Hopa’nın Balıklı köyünde yine Harun aracılığıyla konuştuğum yine aynı yaşlardaki kadının da dimağı çok netti bu konuda. Annesinden, babasından geçen bilgiydi bu.

Hemşinliler ile Ermenilerin bağlantısı bilinmeyen bir şey değildi hiçbir zaman. Osmanlı, bütün imparatorluklar gibi, etnik farklılıkları baskılayan bir yapı değildi. İmparatorluğun can çekişmekte olduğu son dönemindeki hoyratlıklar ve soykırım Ermeni’yi şeytanileştirdi, fakat cumhuriyet döneminde, ulus-devlet mantığına uygun olarak homojen bir Türk ulusu yaratma girişimleri bütün etnik grupları olduğu gibi Hemşin etnik kimliğini de ezdi ve Hemşinliler de şeytanileştirilen Ermeni’den uzaklaşmayı seçti, o konuyu halının altına süpürdü.

Şimdi, özellikle son yirmi yıldır Hemşinli kimliğinin yeniden canlanmasına tanık oluyoruz. Hemşin tarihini ve kültürünü araştıran birçok kişi var ve bunlara Ermeni tarihçi ve araştırmacıları da dahil etmek gerek. Dolayısıyla eski anlayışlarla yenilerinin, birçok Hemşin “kimlik” tanımının karman çorman bir arada bulunduğu bir zamanda yaşıyoruz.

Ayrı, kendine özgü Hemşinlilik yerine kendini kökenle, yani Ermeni olarak tanımlayan tek tük kişi de var. Hemşince konuşulan Hopa’da Hemşinlilerin bir Türk boyu olduğunu düşünen Hemşinliler de var tabii. Bunların bir kısmı düpedüz Türk milliyetçisi zaten.

Sahile en yakın Hemşin köyü olan Oce’de (yeni adı Yeniyol, Ardeşen’e bağlı) iki yıl önce konuştuğum iki yakın akrabadan biri Hemşinlilerin kökenini Türklere bağlıyordu, öbürü Ermenilere, hatta Ermeni olduklarını söylüyordu.

Bir kısım Hemşinli de kökenlerinin Ermeni olduğunu bilse de umursamaz davranıyor. Bu konudaki “utangaçlıklarını” yenebilmiş değiller. Fakat bu insanlar da gündelik konuşmalarda gayet rahat fark edebileceğiniz gibi ayrı bir Hemşinli kimliğini koruyor, bazen kıskançlıkla savunuyorlar. “Hemşinliyim işte ve buraya aitim” diye tanımlıyorlar kendilerini. Bazıları, “Evet, kökümüz Ermeni, ama bu işleri kurcalamaya gerek yok” diyor. Hopa’da ayaküstü konuştuğum bir Hemşinli, “Bunlar bu kadar kurcalanınca milliyetçilik doğuyor” diyordu mesela.

Çamlıhemşin’in Amlakit yaylasında kahvede karşılaştığımız, Bursa’da yerleşik işadamı olan yaşlıca bir Hemşinli, “Buralarda eskiden Hıristiyanlar da yaşıyordu. Kimse kalmadı şimdi. Keşke yaşamaya devam etselerdi. Büyük bir zenginlik çünkü” diyordu. Orada da bu Ermeni köken meselesinin “kurcalanması”ndan hoşnut olmayanlar yok değil. Bunların bazıları sert tepkiler de gösterebiliyor. Ülkenin genel havasına da bağlı olarak gerilim bazen yükselebiliyor. Bu yüzden, dikkat ettiyseniz, birkaç istisna dışında, konuştuğum insanların isimlerini vermekten kaçındım.

Köken önemli olmayabiliyor insanlar için, kendilerini nasıl ve ne hissettikleri ağır basıyor. Dolayısıyla, insanların bu hissine kıymet vermek, onu temel almak belki daha doğru. Sonuç olarak, bütün bu milliyetler “hayali cemaatler”. “Hemşinli” diyoruz, yani coğrafyayla tanımladığımız insanlardan bahsediyoruz. Bu cemaat içinde etnik kökenleri farklı olanlar olabileceği gibi, “gerçek” etnik kökene aldırmaksızın kendini başka etnik kökenlere ait hissedenler de var.

Yine Çamlıhemşin’den Uğur Biryol da Hemşinlilik kültürüne vurgu yaparak ve onu kendi başına bir değer olarak korumayı önemseyerek şöyle tanımlıyor meseleyi: “Hemşinlilerin Ermeni veya Türk olarak bir aidiyet çemberine hapsedilmesindense, o dağların arkasında yaşayan gizemli bir halk olarak kalmasını tercih ederim.”

Batı grubunda işler biraz daha değişik gibi. Dil unutulduğu için, yukarıda da söylediğim gibi, bu bölgede nüfus muhtemelen çok daha karışık olduğu için kökeni gerçekten de Ermeni olmayan Hemşinliler var ve onlar için Hemşinli kimliği büyük ağırlık taşıyor ve kökeni farklı insanları da böylece bir bütün olarak tanımlıyor. İşte Hemşin coğrafyası da bu Hemşinli kimliğinin ve kültürünün ayrılmaz parçası. Şu sıralar yürütülmeye çalışılan “Yeşil Yol” projesine karşı başlayan seferberlik ve direniş, bu bakımdan, sadece bir ekolojik sorun değil Hemşinliler için, doğrudan doğruya bir kimlik sorunu. Yaylaları, köyleri, coğrafyayı korumak demek, kimliklerini, kültürlerini korumak demek onlar için.

Hemşin yaylalarının asıl faaliyeti, hayvancılık, epeydir yoğunluğunu kaybetti. O güzelim yaylalarda, mezralarda dolaşırken yine rastlıyorsunuz hayvancılık yapanlara, ama artık çok daha küçük ölçeklerde ve seyrek. Bunda çay tarımının yükseklere doğru tırmanması ve Hemşinliler için de başat kırsal faaliyet haline gelmesinin rolü yok değil. Ama yaylalar yazları yine şen ve büyük şehirlerde yaşayan Hemşinliler de her yaz ısrarla gelip yaylaları daha da şenlendiriyor. Coğrafya büyük ekonomik imkânlar sunmadı Hemşinlilere, aslında bütün Doğu Karadenizlilere, ama şimdi yine o aynı coğrafya güzelliğiyle hatırı sayılır bir turizm ekonomisi yaratmış durumda.

Çamlıhemşinliler coğrafyanın getirdiği sınırlamanın farkına çok daha önce varmıştı aslında. Uğur Biryol’un Gurbet Pastası kitabında gayet güzel anlattığı gibi, Rusya’ya göçtü birçok Hemşinli, orada pastacılığı, fırıncılığı öğrendiler ve birçok ülkede ve Türkiye’nin en büyük şehirlerinde bu işin neredeyse tekelini ellerine geçirdiler, nam saldılar. Paralar kazandılar. Kazandıkları paralarla memleketlerine gelip şahane taş konaklar yaptılar.

Hopa Hemşinlileri ise hala Bilbilan’a çıkmaya devam ediyor, ama onların hayvancılık faaliyetleri de seyrelmiş durumda. Yine de birkaç aile büyük çapta hayvancılık yapıyor. Ama senede üç sezon toplanan çay, yaylaya çıkmayı tavsatıyor. Hopalı genç Hemşinliler yaylaya çıkmak yerine Hopa merkezde geçiriyor yazları daha çok.

Hopa’da Hemşinliler asıl zenginleşmeyi taşımacılık sektöründe sağladı. Büyük nakliye firmalarına sahipler. Artık inşaat sektöründe de gayet faaller. Özellikle gençler sosyal meselelerde de son derece aktif rol oynuyor. Batı Hemşinlileri daha erken “dış” dünyaya açılmıştı, Hopa Hemşinlilerinde daha sonra başlayan bir süreç bu. Batı grubu çok daha eğitimli bir nüfustu, Hopalılar şimdi hızla arayı kapıyor.

Dış dünyayla karşılaşmalar her zaman yeni durumlar, gelişmeler yaratır ve bunların hepsi de hoşa giden şeyler olmayabilir. Hopa’da, Kemalpaşa’da konuştuğum kimi Hemşinliler, yeni neslin giderek dillerini unuttuğunu, bilmediğini, bilenlerin azaldığını söylüyor. Yine de, kimlik bilincinin yükselmesi sayesinde dili koruma çabasının meyvelerini de yok saymak imkânsız. Konuştuğum bir Hemşinli, küçük kızına Hemşince öğretmediklerini söyledi. Şaşırdım. “Neden?” diye sordum, “Öğrensin anadilini. Bir dil, bir dildir hem.”

Bu yahşi Hemşinli, kızının Türkçeyi iyi öğrenmesini istediklerini, bu yüzden Hemşince öğretmediklerini söyledi cevap olarak. Muhtemelen öğrenecek küçük kız Hemşinceyi. Ama benzer bir şeyi Hendek köyünde ilkokula giden tatlı ve bilmiş kızın ağzından duydum. “Sevmiyorum Hemşinceyi” diyordu. “Neden?” diye sordum. “Değişik” geliyormuş ona!

Fakat değişmeyen, zor değişen şeyler de yok değil. Kemalpaşa’da bir lokantaya girdik fotoğrafçı arkadaşım Umut’la. Sade döşenmiş, şirin, ak pak bir yerdi ve 30’larında iki kadın işletiyordu. Kadınlardan biri, bilgisayarından tekrar azan şiddet olaylarını takip ediyordu. Sohbete başladık, lafı Hemşinlilere getirdim… Bir ara, Hemşinlilerin “yeteri kadar” medeni olmadıklarını söylediler. “Biraz ağır olmadı mı” dedim, “neye dayandırıyorsun bunu?”

Birçok Hemşinliyle konuşmuştum, hiçbirinden duymadığım bir sorunu dile getirdiler: “Hemşinliler kızlarına mirastan pay vermez!” Sonra Hemşinli erkeklere de sordum, onayladılar. Toprağın “dışarı” gitmemesi gibi bir gerekçe gösterdiler. Çamlıhemşin’de de sordum aynı soruyu, “Almaz olurlar mı?” cevabını aldım.

Çamlıhemşin’de kadınlar bütün ağırlıklarıyla sosyal hayatın içindedir, orta yerdedir; kuvvetli aktörleridir Hemşin kültürünün. Bunda, Uğur Biryol’un da anlattığı gibi, erkeklerin gurbete gidip memleketteki bütün işleri ve sorumlulukları kadınların üstlenmek zorunda kalmasının rolü de var.

Hopalı Hemşin erkekleri arasında son zamanlarda revaçta olan bir şey de “dış” Hemşinlilerle evlenmek. Rusya’da, Gürcistan’da ve Kırgızistan’da da Hemşinliler yaşıyor. Bunların bir kısmı Hıristiyan. Zaten kendilerine “Hamşetsi Hay” (Hemşin Ermenisi) diyorlar. Doğu Hemşinlilerinin bir kısmı 6-7 köy halinde Batum’da yaşıyordu eskiden. Stalin, 2. Dünya Savaşı sırasında birçok Kafkas halkıyla beraber onları da Orta Asya’ya sürdü. Bu yüzden Kırgızistan’da da Hemşin köyleri var şimdi. Rusya’nın Krasnodar şehrinde de. Bunlar Müslüman Hemşinliler.

Hemşin erkekleri işte buralardaki kızlarla evlenmeye başlamış son zamanlarda. İçlerinden biri, Kırgızistan Hemşinlisi bir kızla Facebook’ta tanışmış ve sonra evlenmişler, Hopa’da yaşıyorlar. Bir başkası Krasnodar’dan bir Hemşin kızı almış. Biri de yine bir Kırgızistan Hemşinlisiyle evlenmiş, ama o kızın ailesi zaten Türkiye göçmüş bir süre önce, burada tanışmışlar.

Kırgızistan’daki şartlarından pek memnun değil Hemşinliler, bu yüzden Türkiye’de yeni bir hayat kurmaları, üstelik bunu aynı anadili konuşan biriyle yapmaları gayet anlaşılabilir bir şey. Konuştuğum bir Hemşinlinin demesine bakılırsa Hopa ve Kemalpaşa’da böyle 200 evlilik vakası varmış!

Gelen kadınlar Kırgızistan’ın koşullarını beğenmemekle birlikte, kadınların toplum içindeki durumları bakımından Türkiye’den daha iyi ve ileri olduğu kanaatindeler. Kadınların sorunu ve konumu, ülkedeki birçok başka alanda olduğu gibi, belirleyici hale gelecek ve bir eşitlik, özgürlük ve demokrasi testi olarak kendini dayatacak.

Hopa’nın, Kemalpaşa’nın genç Hemşinli kadınları da artık bütün cevvaliyetleriyle iş hayatının, sosyal aktivitelerin içinde giderek daha fazla boy gösteriyor. Zaten sallanmakta olan o eski zihniyet unsurlarını tamamen devirecekler. Hamşetsiler önümüzdeki vadede daha da dönüşüm geçirecek, hem kendi içlerindeki hem başkalarıyla ilişkileri değişecek. Daha kötü olmayacak.