CANAN: Kaf Dağı’nın Ardından Derin ve Tok Bir Ses

CANAN’ın pratiğine kapsamlı bir bakış niteliğini taşıyan “Kaf Dağı’nın Ardında”, sanatçının bu sergi için ürettiği yeni yapıtlarını ve aralarında daha önce hiç sergilenmemişlerin de bulunduğu daha eski tarihli işlerini bir araya getiriyor. Başlığını Arap ve Fars kozmolojisinde önemli bir yeri olan efsanevi Kaf Dağı’ndan alan ve heykel, fotoğraf, video, nakış ve yerleştirme gibi farklı mecraların yanı sıra Osmanlı minyatürleri gibi geleneksel sanatlardan esinlenen yapıtlara yer veren sergi, CANAN’ın pratiğini Cennet, Araf ve Cehennem kavramlarıyla birlikte okumayı öneriyor.

Yazı: Nazlı Gürlek / Fotoğraflar: Hadiye Cangökçe, Murat Germen

“Gerçekte her şey, arzulanan ve korkulan, iğrenç olan ve sevilen, kovalanan ve kaçmak istediğiniz her şey, varlığınız içinde devinmekte, sürekli bir yarı kucaklaşma halinde. Bu şeyler içinizde birbirine yapışık ışık ve gölge çiftleri halinde devinir. Gölge solduğu ve yok olduğu zaman, geride kalan ışık bir başka ışığın gölgesi olur. İşte böyle, prangalarından kurtulan özgürlüğünüz, daha büyük bir özgürlüğün prangası olur.”

Halil Cibran (1)

CANAN’ın ışık/gölge, iyi/kötü, içsel/dışsal, gerçeklik/hayal, aydınlık/karanlık gibi ikiliklere dayanan ve insan ruhsallığının bastırılmış öğelerini (cinler, gerçeküstü yaratıklar, arketipsel figürler aracılığıyla) ele alan üretimleri Arter’in üç sergi katına yayılıyor. Sonuçta ortaya çok boyutlu, mistik, sembolik ve oldukça şaşırtıcı bir evren çıkıyor. Sergide bu evrenin yanı sıra sanatçının kişisel olanın politik olduğu düşüncesinden hareketle kendi bedenini kullanarak gerçekleştirdiği yapıtları da yer alıyor.

CANAN’ın bu sergisinde Kaf Dağı düz bir dünyayı saran karanlık okyanusu çevreliyor ve yeraltından damarlarla tüm diğer dağlara bağlanıyor. Ancak mitolojik Anka kuşunun kanatlarında ulaşılabilen Kaf Dağı’nın ardında insanlar, cinler, ejderhalar, hayvanlar ve tanrıçalar hep birlikte yaşadıkları yeni bir bütün oluşturmaya soyunuyorlar. CANAN için bu yeni bütün, normatif düzenin karşısında duran her türlü cinsel, zihinsel ve fiziksel çeşitliliği içeriyor. Bedensel ve tinsel varoluşumuzu içinde tutsak olduğu sistemlerden geri alarak Kaf Dağı’nın ardına varabileceğimizi düşündüren sergide taştan dijital medyaya, kumaştan kağıda, desenden payete uzanan bir mecra ve malzeme çeşitliliği söz konusu. Öte yandan tüm bu çeşitlilik içinde, sanatçının belli başlı üretim biçimlerinden biri olan resmetme pratiği serginin de ana eksenini oluşturuyor. Hemen her şey, resmetmekten çıkıyor ve resmetmeye varıyor. Resmetmek sanatçı için hem hesaplaşılacak bir gelenek hem de her seferinde geri dönülen o tanıdık, bildik yuva. Osmanlı minyatürünü de kolektif bilinçdışını keşfe çıkmak için elverişli ve zamansız bir araç gibi ele alıyor. Böylece, minyatürde sık görülen pek çok öğeyi, bugüne dair bir dizi meseleyi sorgulamak içim kullanabiliyor. Süsleme amaçlı geleneksel bir sanat olan nakış ise sürekliliği olan bir anlatının kurulmasına yardımcı oluyor. CANAN bir bakıma minyatürü ve nakışı hem ruhun derinliklerini araştırmanın (bir tür sondaj) hem de kendini ifade etmenin (bir tür inşa) araçları haline getiriyor. İçsel derinliklere resimsel süreçlerle dalıyor, bilinçdışının sınırlarına dayanıyor ve orada bulduklarıyla tekrar dışarıya yönelip yeni (psişik de diyebileceğimiz) mekânlar kuruyor.

CENNET

Serginin Cennet temalı ilk katına girerken izleyiciyi karşılayan “Kibele” (2000) başlıklı fotoğraf ilk kez bu sergide gösteriliyor. Tanrıça Kibele’yi sanatçının çıplak bedeninde cisimleştiren yapıt bir yandan bizi içeriye buyur ederken bir yandan da sergiyi korumayı vaat ediyor. Merdivenlerden çıkıp serginin üst iki katına girerken göreceğimiz (sanatçının yüzünü taşıt halde resmedilmiş) yılan vücutlu Anadolulu mitolojik kadın “Şahmeran” (2010) ve tüm cinlerin anası “Şehretün’nar” (2011) figürleri de Cennet, Araf ve Cehennem olarak kurgulanan üç sergi katını birbirine bağlayıp, farklı bilinç halleri arasındaki geçişlere rehberlik ediyor.

Cennet katında CANAN’ın “psişik” mekânsal yerleştirmelerinden biri olan ve bu sergi için mekâna özel olarak üretilen “Hayvanlar Âlemi” (2017) yer alıyor. Renkli kumaşlarla kaplı ejderha, yılan, Anka kuşu gibi ancak masallarda bir araya gelebilecek türden hayvan ve yaratıklar mekânın sokağa bakan tarafını dolduruyor. Hem sokaktan hem de binanın içinden izlenebilen bu yerleştirme, binanın içiyle dışını bir fantazma dünyasında buluşturuyor.

Aynı katta izlenebilen “Çeşme” (2000) adlı video, iki şişkin memeden damlayan sütü sonsuz bir döngü halinde gösteriyor. Kadın bedeninin yaşam verici gücünü taşıyan “Çeşme” bu kattaki işlerin masalsı içeriğini dünyevi bir bedensellikle karşılıyor.

Tülden bir silindir şeklinde tavandan yere doğru uzanan ve kendi ekseni etrafında yavaşça dönen “Cennet” (2017) adlı yeni bir yapıt ise, ışık/gölge oyunu üzerinden görünenlerle görünmeyenler ve gerçek ile kurgusal dünya arasında bağlar kuruyor. Gökkuşağı renklerindeki “Cennet” in üzerinde payetli kumaşlarla işlenmiş insanlar, hayvanlar ve yaratıklar tülün içinde yerleştirilmiş ışık kaynağı sayesinde gölgelerini dışarıya yansıtıyorlar. Çıplak bedenler eril ve dişil özellikleriyle birbirine karışıyor, figürlerin gölgeleri yapıta yaklaşan izleyicilerin gölgeleriyle iç içe geçiyor.

Cennet katında yer alan son iş, “Ay Işığında Yıkanan Kadınlar” (2017) başlıklı bir başka yeni üretim. Burgazada’da dolunaylı bir gecede çekilen bu video izleyiciyi aralarında sanatçının da bulunduğu bir grup genç kadının yazlık elbiseleri içinde ve başlarında çiçeklerle adanın tepesinde kurtlar gibi uludukları, ardından deniz kenarına doğru neşeli kahkahalar atarak yürüdükleri ve aşağı vardıklarında denizde yıkandıkları gizemli bir ritüeli izlemeye davet ediyor. Böylece su, çiçekten taç ve dolunay gibi sembolik öğeler videoda bir araya geliyor. Kurtlar aralarındaki bağı güçlendirmek için uluyorlarsa, dolunayın ışığında yıkanan kadınlar da Kaf Dağı’nın ardında var olduğunda inanılan türden bir cennetin çağrısına yanıt vermek ve dayanışmak için uluyor olabilirler mi?

ARAF

Araf katına girildiğinde izleyiciyi karşılayan ilk yapıt olan “Kuş Kadın” (2017), taşa oyulmuş yarı kuş yarı insan bir kadın figürü ile çevresindeki yine taştan üretilmiş yaklaşık 120 kuştan oluşan büyük boyutlu bir heykel yerleştirmesi. Bir yandan şehirde kuş besleyen insanların gündelik ritüelini hatırlatırken, öte yandan primitif estetik ve kanatlı kadın figürünün gerçeküstü görüntüsü ile pagan dönemlerin fetiş nesnelerini akla getirerek merak uyandırıcı bir karşıtlık oluşturuyor.

Aynı katı paylaşan “Hezeyan” (2014) başlıklı video, bir sanal sohbet odasında tanışıp âşık olduğu erkekten karşılık görmeyen bir kadının gün geçtikçe deliliğe sürüklenişini anlatıyor. Sanatçının rüyalara, hayallere, paylaşımlara ve uykusuz gecelere dair görüntülerle kendi sesinden itiraf ve anlatıları bir araya getirerek oluşturduğu bir saatlik aşk günlüğü kadının ruhsal dengesini yitirişiyle son buluyor. Hayalle gerçeğin sürekli birbirine karışmasıyla şüphe uyandıran anlatı, videodaki erkeğin hayal ürünü olup olmadığını sorduruyor.

“Hezeyan” ı tamamlayan “Dışarıda Çok Kötülük Var” (2017) adlı yerleştirme ise herhangi bir akıl hastanesinde karşılaşılabilecek türden bir hasta odasını sergi mekânına taşıyor. Yatak çarşafları ve duvarlar dahil tüm odanın sanatçının el yazısıyla kaplandığı bu iş, izleyiciyi farklı bir bilinç halini deneyimlemeye davet ediyor.

Cennet katındaki “Cennet” yerleştirmesiyle aynı köşede konumlanan “Araf” (2017) ise alt kattaki kurgunun bir benzerini bu sefer Araf teması üzerinden yorumluyor. Grinin tonlarının hakim olduğu tül yerleştirmede melekler ve kuşlar eşliğinde karanlıklardan dışarı süzülen bir karakterin hikayesiyle karşılaşıyoruz.

Yine Araf katındaki yapıtlardan “Şeffaf Karakol” (2008 [1998]), pleksiglas tuğlalar ve fotoğraflardan oluşan bir heykel. 1990’ların sonunda dönemin Türkiye başbakanının karakolları şeffaf hale getireceğini ilan etmesi üzerine gerçekleştirilen yapıt insan boyunda bir duvar örecek şekilde üst üste dizilmiş şeffaf pleksiden tuğlaların içinde yerleştirilmiş, hücrelerden çıkmak ve kendisine uygulanan polis şiddetinden kurtulmak için çırpınan çıplak bir bedeni gösteriyor. Karakollardaki şiddetin duvarlar şeffaflaşmasa dahi aşikâr olduğu bir düzende “Şeffaf Karakol” hücrelerimize işlemiş şiddete direnerek yanıt veren bedeni gözler önüne seriyor ve belki de direnişimizin kendi etrafımıza ördüğümüz duvarlara yönelik olduğunu akla getiriyor. “Şeffaf Karakol” (1998) başlığını taşıyan 15 adet gravürde ise yer yer silinmiş, parçalanmış ve üst üste binmiş bedenler şiddetin hem fiziksel hem psikolojik anlamda tahrip edici, parçalayıcı ve yok edici etkisini gösteriyor. Aynı ismi taşıyan gravürler işe yerleştirme ilk kez bu sergide bir araya geliyor.

CEHENNEM

Serginin Cehennem katının tamamına “Garâibü’l-mevcûdât” (2017) yerleştirmesi yayılıyor. Alt katlarda silindir formunda yükselen “Cennet” ve “Araf” işleri ile bir üçleme oluşturan bu yapıtta insan figürleri tamamen kayboluyor ve sahneyi cinler kaplıyor. Tül, bu kez parçalara ayrılıp tüm kata yayılmış durumda. Tül üzerinde floresan boyalarla çizilmiş cinlerin karanlık mekâna yerleşmesiyle kurulan bu cehennem, bizi cin dediklerimizle bir arada bulunmaya ve cehennem tahayyülümüzü gözden geçirmeye davet ediyor. Mekânın periyodik aydınlanma anlarında ise, karanlıkta parlayan cinlerin aslında tüllerin üzerine çizilmiş desenler olduğunu anlayan izleyici, bir yandan yapıtı oluşturan mekanizmaya tanık olurken, bir yandan da inançlarımızın birer yanılsama olabileceğini, cehennemi yaratanlarında en nihayetinde bizler olduğumuzu düşünebiliyor.

“Kaf Dağı’nın Ardında” sergisinin mekânsal düzenlemesi, cenneti toprağa, cehennemi de göklere yakın bir konuma yerleştiriyor. Bu düzenleme, yerin yedi kat dibinde olduğu söylenen alışıldık cehennem kurgusuna ters düşüyor. Cinlerin, gerçeküstü yaratıkların ve arketipsel figürlerin arasından geçerek göklerde saklı Kaf Dağı’nın ardına ulaşabileceğimizi hissediyoruz. Bu düzenleme, izleyicileri, Halil Cibran’ın da işaret ettiği gibi, arzulanan ile korkulanı, iğrenilen ile sevileni, kovalanan ile kaçınılanı birlikte düşünmeye davet ediyor.

Belki de Kaf Dağı’na ve ötesine giden yol böyledir: Hem Cennet’ten hem de Cehennem’den geçiyordur.

(1) Halil Cibran, “Özgürlüğe Dair “den, Ermiş içinde , çev. Ayşe Berktay (İstanbul: Alkım, 2006), s. 52.

“CANAN’ın Kaf Dağı’nın Ardında sergi kitabı için sipariş edilmiş bu yazı Arter’in izniyle yayımlanmıştır.”