İstanbul; Sonsuz Dans

Kendini ifade etmektir dans. Tutkunun, aşkın, hüznün, ihanetin, sadakatin, insanı sarıp sarmalayan tüm duyguların dışavurumudur…

Hayaller, zihinde yaşananlar bedenlere yansır ve ortaya hareket çıkar. Çünkü sözden önce o vardır.

Yazı: Mehmet Sait Taşkıran / Fotoğraf: Umut Kaçar

İstanbul’un hareketli gecelerinde Latin Amerika gecelerini andıran “milonga”lar düzenleniyor.  Milonga düzenine uygun sıralanmış masalarda oturanların sohbeti, kalbi yumuşatan ve marşa benzeyen müzikle yavaşça kesiliyor. Ve konuklar çift halinde dansa kalkıyor. Milonga, daha çok insanların tango yapmak için bir araya geldiği etkinlik olarak biliniyor. Müzik bazen hızlanıyor, bazen de ağır aksak devam ediyor. Giyim, kuşam ve makyaj ise dansın olmazlarından. Amaç güzelleşmenin ötesinde içinde hareketi barındıran dansın ruhuna hazır hale gelmek ve dansın ritmiyle bütünleşmek. Milonga, go-go girl, geleneksel oyunlar ve çağdaş kurgulardaki asıl amaç anlatıyı sözle değil hareketle ifade etmek. Bir nevi var oluş alanı dans.

Sanatta her şey mubahtır. “Yapılamaz, yakışmaz” denen ne varsa, söz konusu olan  yapılabilir. Yirminci yüzyılın ortalarından sonra, diğer bütün sanat alanlarında olduğu gibi dans da postmodern etkilerden nasibini aldı; insanı insan yapan tüm dürtüler özgürleştirildi. Artık dans da bu özgürlüğün bir dili haline geldi; yaratıcı dans, çağdaş dans gibi yeni yaklaşımlar ortaya çıktı. Lerna Babikyan dans sanatını, aldığı pedagoji eğitimiyle birleştirerek yaratıcı tekniklerle farklı kompozisyonlar ortaya koyarak sergiliyor, tam da kendine göre mubah olanı yapıyor.  En ünlü müzisyenlerle sahne alan Burcu Yüce için de durum böyle. Evinde, akşam sergileyeceği performans için telaşlı bir hazırlık yaparken anlatıyor; “Dans benim için bir yaşam biçimi. Ne kadar dans türü varsa neredeyse hepsiyle ilgili dersler aldım. Birçok dansı kendi koreografimle birleştirip eskiyi yeni olanla sentezledim. Bir süre sonra sergileyeceğim dansın kıyafetlerinin tasarımını da kendim yapmaya başladım, çünkü dans ateşi ruhumu ve bedenimi kendi benliğime göre sarmalı.”

“Dans benim kendimi izlediğim bir ayna, hiçbir zaman merak duygusu ya da eğlenme aracı olarak yaklaşmadım dansa” diyor Alper Akçay. “Tam anlamıyla kendimi arıyordum, ruhum neredeyse her şeyi tecrübe etti. Sonrasında anlam arayışı ve sorgulamalar ardı ardına geldi. Dansa başladığım anda nereye varacağımı, yolun sonunda beni neyin beklediğini bilmeden başka bir evrenin ortasında buluyorum kendimi.” Kendisini doğaçlama ayin yapan bir şamana benzetiyor. Bir ayine hazırlanır gibi ağır hareketlerle, trans hali yaşarcasına dansın havasına giriyor; özüne ulaşmaya çalışan bir insanın derinliğinde yol alıyor. Sahne sanatlarıyla ilgilenen, biraz uçuk, biraz da çılgın genç dansçıların bir araya gelerek dansa durdukları etkinlikler de var İstanbul’da. Bu grupların düsturu ise “ Özgürce yaratmak, üretmek ve hayal etmek için bir arada yaşayan, düşünen, çalışan sanatçıların buluşması”  oluyor.